menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SORUMLULUK AHLAKI VE SUÇU BAŞKASINA YÜKLEME SORUNU

27 0
18.07.2026

SORUMLULUK AHLAKI VE SUÇU BAŞKASINA YÜKLEME SORUNU

İnsan, fıtratı gereği düşünme ve karar verme potansiyeline sahip bir varlıktır. Ne var ki çoğu zaman bu potansiyelini yeterince idrak edememekte ve yaptığı yanlışların sorumluluğunu üstlenmek yerine bunları başkalarına yüklemeye çalışmaktadır. Nitekim günlük hayatta sıkça duyulan “Beni sinirlendirdi.”, “Onlar yüzünden başarısız oldum.”, “Şartlar buna mecbur bıraktı.” ve “O olmasaydı ben bunu yapmazdım.” gibi ifadeler bunun açık örnekleridir. Psikoloji, bu durumu bireyin benlik saygısını korumaya yönelik bir savunma mekanizması olarak açıklar. [1] Ancak başkalarını suçlamanın sadece psikolojik bir mesele olmadığı, aynı zamanda insanın dili, düşünme biçimi ve içinde yaşadığı kültürel ortamla da yakından ilişkili olduğu görülmektedir.

Dil, sadece düşünceleri ifade eden bir araç değil, aynı zamanda düşüncenin şekillendiği bir zemindir. Zira kültür, dili; dil de kültürü üretmektedir. Dolayısıyla insan, dünyayı diliyle kavrar, olayları diliyle anlamlandırır ve sorumluluğu da dili aracılığıyla paylaşır. Bu nedenle kullanılan dil, insanın olaylar karşısındaki tavrını ve sorumluluk anlayışını yansıtan önemli bir araçtır. Mesela, “Beni sinirlendirdi.” diyen bir insan, öfkesinin sorumluluğunu karşı tarafa yüklerken; “Öfkeme hâkim olamadım.” diyen insan da yaptığı hatanın sorumluluğunu kendisi üstlenmektedir. Benzer şekilde, “Bir yanlışlık oldu.” ifadesinde hatayı yapan kişi, yani özne gizlenirken; “Yanlış yaptım.” cümlesinde öznenin gizlenmediği ve sorumluluğa sahip çıkıldığı görülmektedir. Bu örnekler, dilin sadece olayları anlatan bir araç olmadığını, aynı zamanda insanın sorumluluk anlayışını yansıtan bir kültürün ve bir zihniyetin de varlığını göstermektedir.

Türkçede sorumluluktan kaçmayı ifade eden bir dil mantığı vardır ve bu mantık da insanın, yaptığı yanlışlarda faili gizleyen bir ifadeye başvurmasıdır. Nitekim “Bir yanlışlık oldu.”, “Evrak kayboldu.” ve “Hata yapılmış.” gibi sözler bunu göstermektedir. Bu ifadelerde bir sorumluluğun bulunduğu, ama ortada bir sorumlunun olmadığı görülmektedir. Genel bir kuraldır; her toplum, dünyayı algılama biçimini zamanla diline taşır; dil de bu algıyı sonraki nesillere aktarır. Bu nedenle bir toplumda hatasını kabul etmek, bir zayıflık nişanesi olarak görülüyorsa insanlar da zamanla “Ben hata yaptım.” demek yerine “Bir yanlışlık oldu.” demeye başlarlar. Bu tür kullanımlar alışkanlık hâline gelir ve zamanla kültürel bir karakter kazanır. Bu da dil ile düşünce arasında karşılıklı bir etkileşim bulunduğunu gösterir. İnsan sürekli “Şartlar böyleydi.”, “Mecbur kaldım.”, “Kader böyleymiş.” ve “Onlar yüzünden…” şeklinde konuşursa, zamanla gerçekten de böyle düşünmeye başlar ve bu düşünce onda bir karakter oluşturur. Zira düşünce davranışı, davranış kültürü; kültür de yeniden dili biçimlendirmektedir. Nitekim çoğu insanın, bir köpeğe ısırıldığında veya yılana sokulduğunda “Beni köpek ısırdı.” veya “Yılan soktu.” dediği, ama bu konuda kendisinin sanki ısırılmama ve sokulmama gibi bir sorumluluğu yokmuş gibi davrandığı görülmektedir. Dolayısıyla dil ile olayların ontolojik gerçekliği her zaman tam bir uyum içinde olmayabilmektedir.

Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri de Türkçedeki “doğmak” fiilidir. Türkçede bir insan, kendini tanıtırken filan yerde “doğdum” der. Oysa bu insanın doğma olayında hiçbir iradesi yoktur. Dolayısıyla bu olaya ontolojik açıdan bakıldığında bu ifade tam olarak doğru değildir; doğru olan ifadenin “Dünyaya getirildim.” veya “Doğuruldum.” olması gerekir. Arapçada ise doğum için “vulidtu/doğuruldum” fiili kullanılmakta ve insanın bu olaydaki iradesizliği ifade edilmektedir. Nitekim Kur’an’da Hz. Yahya hakkında: “Doğurulduğu gün…”;[2] Hz. İsa hakkında ise: “Doğurulduğum gün…”[3] ifadelerinin yer aldığı görülüyor. Bu da Türkçedeki “doğdum” ile Arapçadaki........

© Mir'at Haber