NAMAZ NEDEN HER ZAMAN KÖTÜLÜĞÜ ENGELLEMİYOR?
NAMAZ NEDEN HER ZAMAN KÖTÜLÜĞÜ ENGELLEMİYOR?
Kur’an’da namazın insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyduğu ifade edildiği hâlde, namaz kılan kimi insanlarda bunun bir etkisinin olmadığına şahit olan pek çok insanın, “Eğer namaz insanı kötülükten alıkoyuyorsa, neden namaz kıldığı hâlde yalan söyleyen, haksızlık yapan, kul hakkı yiyen veya ahlâk dışı davranışlarda bulunan insanlar var?” düşüncesine sahip oldukları görülüyor. Söz konusu ayette, “Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”[1] deniliyor. Bu ayet, gayet sarih bir üslupla namazın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu ifade ediyor. Ancak namaz kıldığı hâlde günlük hayatlarında günah işleyen kimseleri gördüklerinde de pek çok insan, “Namaz insanları neden kötülüklerden alıkoymuyor?” sorusunu soruyor ve bunun da cevabını arıyor. Bu soruya, Kur’an’ın bütüncül mesajını ve insan psikolojisinin gerçeklerini dikkate almadan verilecek her cevap, yüzeysel değerlendirmelerden ibaret olacağından, konunun daha derinlikli bir tahlile ihtiyacı bulunuyor.
Her şeyden önce, mümin açısından Allah’ın her sözünün mutlak doğru ve hakikatin ta kendisi olduğunu ve asla tartışma konusu yapılamayacağını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bununla birlikte bir de pek çok insanın namaz kıldığı hâlde hayâsızlık ve kötülük yaptığı ve yapmaya da devam ettiği görülüyor. Bu da ilk bakışta ayetin ifade ettiği hakikat ile yaşanan gerçeklik arasında bir uyumsuzluk varmış gibi bir izlenim doğuruyor ve bu da bazı zihinlerde tereddütlere, hatta eleştirilere sebep oluyor.
Öncelikle bilinmelidir ki namaz, yalnızca bedensel hareketlerden ibaret bir ibadet değildir; aynı zamanda insanın duygu ve düşünce dünyasını harekete geçiren, ona manevi bir bilinç kazandıran bir ibadettir. Çünkü namazın bilinen bir şekli olduğu gibi, bir de özü ve ruhu vardır. Namazın şartları ve rükünleri onun dış görünüşünü ve şeklini ifade ederken, ruhu ve özü ise insana Allah’ın huzurunda bulunduğu, O’nun gözetimi ve denetimi altında yaşadığı bilincini kazandırır. Bu yönüyle namazın özü ve ruhu, en az şekli kadar, hatta ondan daha fazla önem taşımaktadır. Zira özden ve ruhtan yoksun bir namaz, ruhsuz bir bedene benzer. Böyle bir namazın insan üzerinde dönüştürücü ve eğitici bir etki meydana getirmesi de beklenemez.
Daha açık bir ifadeyle, bir insan kıldığı namazlarda yalnızca şekle önem veriyor, fakat namazın ruhunu ve özünü ihmal ediyor ya da bunları yeterince içselleştiremiyorsa, o namazın kötülükleri önleyici işlevini yerine getirmesi de mümkün olmuyor. Nitekim, “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarından gafildirler.”[2] ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir. Demek ki Kur’an’ın insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyduğunu ifade ettiği namaz, sadece şeklen yerine getirilen bir ibadet değil; insanın duygu dünyasını etkileyen, kalbine dokunan ve hayatına yön veren bilinçli bir ibadettir. Böyle bir namaz, insanı dönüştürme ve ahlâkî yönden geliştirme potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyel kendiliğinden harekete geçmez. Onu etkin kılacak olan, insanın iradesi, samimiyeti ve ibadet bilincidir. Başka bir ifadeyle, namazın kötülüklerden alıkoyucu etkisi otomatik bir sonuç değil; insanın, namazın özünü kavraması ve onu hayatına taşıması ölçüsünde gerçekleşen bir neticedir.
Bu nedenle namazın insanı kötülüklerden alıkoyması, onun insanı zorlayıcı ve iradeyi ortadan kaldırıcı bir şekilde günahlardan uzaklaştırması anlamına gelmez. Çünkü insan, programlanmış bir robot veya iradesiz bir varlık değildir. O; akıl, irade, duygu ve vicdan sahibi bir varlıktır. Bu sebeple davranışları da büyük ölçüde yaptığı tercihlere bağlıdır. Ancak insanın doğru tercihlerde bulunabilmesi için bilgi sahibi olması ve bu bilgiyi bilinç düzeyine taşıması gerekir. Zira bilinç düzeyine ulaşmamış ve içselleştirilmemiş bilgi, çoğu zaman davranışları yönlendirmede yeterince işlevsel olamamaktadır.
Nitekim sigara içen bir doktorun, sigaranın zararlarını bütün ayrıntılarıyla bildiği hâlde sigara içmeye devam edebilmesi, bu bilginin davranışa dönüşecek ölçüde içselleştirilmediğini veya kişinin alışkanlıklarından ve aldığı geçici hazdan vazgeçmek istemediğini göstermektedir.
Benzer şekilde, namaz kılan bir insan da namazın ruhunu ve özünü içselleştirememişse, günahlardan uzak durmayı sağlayan iradeye, yani takva bilincine yeterince sahip olamamış demektir. Nitekim Kur’an’da ibadetlerin temel amacının insana takva, yani kötülüklerden sakınma ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci........
