menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SİYASAL ŞİRK VE VELAYET İLİŞKİSİ

9 0
29.07.2026

SİYASAL ŞİRK VE VELAYET İLİŞKİSİ

Daha önceleri değişik çalışmalarımızda belirttiğimiz gibi Kur’an’daki “Velayet” konusu âlimlerimiz tarafından yeterince ve vahyin ruhuna ve nübüvvetin gayesine uygun olarak işlenmemiştir. Kur’an-ı Kerim’in tamamına yakınında siyasal anlamlar içeren bu kavrama yeterli ve doğru anlamlar verilemediği gibi kavramdan hareketle alternatif bir siyaset projesi hazırlan(a)mamıştır. Müslüman araştırmacılar çeşitli nedenlerle bu konuya duyarsız kalmışlardır. Yirmiye yakın anlamdan siyasal içeriği olmayan manalar meallerde tercih edilmiş ve velayet kavramının içerisi boşaltılmıştır. Bunun nedenini iyi bir Kur’an okuyucusu olarak şimdi daha iyi anlıyoruz ki ilerde bunlara detaylı olarak değineceğiz.

Kur’an, mü’minlerden dinin hayata hâkim kılınmasını[1] ve hayatın hiçbir alanında zalimlerle ortak hareket edilmemesini istemektedir. İslâm, zulmü de zulme destek olmayı da haram kılmıştır. Kur’an bütünlüğünün ana konularından birisi, hiçbir kâfirin Müslümanlar üzerinde velayet/yönetim hakkının olmadığını insanlığa deklare etmektir. Bu önermenin izahı ve geçmişte yaşandığının ispatı mahiyetinde Rabbimiz, Müslümanlara Kur’an kıssalarını göndermiştir. Kıssalarda tevhid mücadelesi veren peygamberlerin zalimlere ve kâfirlere karşı dirençleri ve mücadeleleri anlatılır. Müslümanlar için de metodik kurallar içeren bu kıssalardan elbette bir İslâmî hareket fıkhı ortaya koymak mümkündür. Esefle belirtelim ki ne ülkemizde ne de diğer halkı Müslüman ülkelerde bu tip çalışmalar yeterince yoktur. Kur’an kıssalarından mülhem uygulanabilir bir İslâmî hareket fıkhı hazırlanmamıştır. Kıssaları “mizansen” olarak gören kafanın amacı ise Müslümanların hayatı vahiyle anlamlandırma projelerine bilerek darbe vurmaktır. Müslümanları yaşanmış bir İslâmî hareket fıkhından mahrum etmektir. Yaşadıkları ülkelerdeki “resmî ideolojiye” hâkimiyet alanı açmaktır. Çünkü bu batıl iddiaların sahipleri de biliyorlar ki hayal ve algı üzerinden sahici bir proje üretmek mümkün değildir.

Dünyanın farklı yerlerindeki bazı Müslüman ilim adamları ve hareket liderleri velayetle ilgili ayetlerden ve kıssalardan yola çıkarak siyaset fıkhı çalışsalar da bu çalışmalar bir proje niteliğinde değildir. İnsanı küfre karşı tavırlı olmaya ve teyakkuz hâlinde olmaya çağıran bu çalışmalardan yeni bir yönetim/siyaset usulü belirleyip tüm dünyanın sorunlarına çare olacak biçimde sistem çıkarmak mümkün değildir. İnsanın radikal damarlarını besleyen bu çalışmalar, henüz bir siyaset projesine dönüştürülememiştir. Diyeceğimiz, bu alandaki çalışmalar yeni sahiplerini beklemektedir. Şayet bu çalışmalar sonlandırılarak tüm dünyaya, özelde de Müslümanlara sunulmazsa siyasal arayışlarını Batı’dan yana yapan Müslüman gençleri itikaden de kaybedeceğiz. Bu kayıp kitlesel bir irtidattır. Siyasal tercihle başlayan bu değişim insanların hayatlarının bütün boyutlarına yansımaktadır. Fakat hiçbir Allah kulu bu değişimin itikadi boyutlarının hükmünü yüksek sesle henüz söyleyemedi. Cesaret edemedi. Mektepli ve alaylı ulema (!) sanki dilini yuttu. Ülkemizin sözde uleması, insanımıza zorla dayatılan sonra da kurumsallaştırılan politeist hayat tarzına (resmî ideolojiye) suskunlukları ile cevaz verme günahını işlediler. Neticede insanlar, hem batılı bir dünya görüşü alınıp yaşanabilir hem de Müslüman kalınabilir yanlışına saplanıp kaldılar. Zaman zaman, referansını Yusuf Suresi 106. ayetten alan “müşrik Müslümanlık(!)” diye ifade ettiğimiz durum tam bu anlayıştır. Şirkle imanı aynı kalpte bir araya getirmek. Hâlbuki Müslümanların yeni varlık alanları bulup zafere ulaşmaları bu hakikatin insanlara anlatılmasına bağlıdır. Meseleyi bilenler ya bu gerçeği hemen söyleyecekler veya sustukları için ahirette, ilmi gizlemenin lanetine ve acı sonucuna katlanacaklardır. Fildişi kulelerde lüzumsuz ve gereksiz tartışmalarla malumatfuruşluk taslamak tekliften kaçan niteliksiz kişilerin işidir. Kişi yüklendiği tekliflerin hakkını vermekle insaniyet makamına yükselir. Aldığı teklifin mahiyetini bilmeyen ve hakkını veremeyen insan bile değildir.

Ayetlerde beyan edildiği üzere İslâm, fitnesiz bir dünya kurmayı istemektedir. İnsanın haddini bilmeyip ilahi nitelikleri gasp etmeye çalıştığı ve kendini ilah yerine koyarak dünyada hüküm sürmeye başladığı her yer fitne ortamıdır. Allah’ın emirlerinin hayatın anlamlandırılmasında merkeze alınmadığı her siyasa fitne yurdudur. Bu anlamda fitne ortamı, tarihsel bir mekân olmayıp nitelikseldir. Fitne ortamlarında belirleyici olan “heva”dır. Hevanın........

© Mir'at Haber