İSLAMİ İDDİANIN LAİK SİSTEME ENTEGRASYONU VE İSLAMİ AKIL
İSLAMİ İDDİANIN LAİK SİSTEME ENTEGRASYONU VE İSLAMİ AKIL
Türkiye’de Müslümanların siyasal iddiası başlangıçta yalnızca bir partiye iktidar kazandırmak, devlet imkânlarını kullanmak veya seküler düzen içinde daha görünür hâle gelmek değildi. Asıl iddia; Allah’ın hükmünü hayatın merkezine almak, adaleti egemen kılmak, zulme karşı durmak, başörtüsü ve dinî kimlik üzerindeki baskıları kaldırmak, ümmet bilincini diri tutmak, Batı karşısında şahsiyetli bir medeniyet dili kurmak ve laik-kemalist sistemin İslam’ı kamusal hayattan dışlayan yapısına karşı sahih bir duruş geliştirmekti. Fakat zaman içinde bu iddia önemli ölçüde zayıfladı; Müslümanların büyük bir kısmı sistemi dönüştürmek yerine sistem içinde güç sahibi olmayı yeterli gördü. Böylece başlangıçta “İslamî adalet”, “ahlak”, “ümmet”, “tevhidî duruş” ve “zulme karşı şahitlik” diye yola çıkan söylem; zamanla seçim kazanma, devlet yönetme, ekonomik büyüme, kadrolaşma, bürokratik güç, parti sadakati ve iktidarı koruma refleksine dönüştü. En büyük kırılma da burada yaşandı: Müslümanlar, laik sistemle hesaplaşmak yerine, dinî söylemler aracılığıyla o sisteme entegre edildi ve farkında olmadan sistemin meşruiyetini güçlendiren bir toplumsal tabana dönüştürüldü.
İslamî bakış açısından laiklik, yalnızca devletin dinler karşısında tarafsız olması meselesi değildir; modern laik sistem, hayatın düzenleyici kaynağını vahiyden koparıp insan aklına, ulusal iradeye, pozitif hukuka ve seküler egemenlik anlayışına bağlar. Bu yönüyle laik düzen, İslam’ın hayatı kuşatan tevhid anlayışıyla temelden çatışır. Çünkü İslam, Allah’ın hükmünü yalnızca camiye, vicdana ve bireysel ahlaka hapsetmez; hukukta, siyasette, eğitimde, iktisatta, ailede ve toplumsal düzende de ilahî ölçünün belirleyici olmasını ister. Kur’an’ın “Hüküm yalnız Allah’ındır” hakikati, Müslüman için hayatın parçalanamayacağını gösterir. Bu sebeple laik düzen, İslamî açıdan nötr ve masum bir idare biçimi değil; Allah’ın hükmünü kamusal alandan dışlayan bir zihniyet düzenidir. Bu düzen içinde dinî sembollere alan açılması, dinî söylemlerin kullanılması veya Müslüman kadroların iktidarda bulunması, eğer sistemin temel karakterini değiştirmiyorsa, hakiki bir İslamî dönüşüm anlamına gelmez.
Bugün eleştirilmesi gereken temel mesele de budur. İktidar, dinî kavramları, mağduriyet hafızasını, ümmet söylemini, başörtüsü mücadelesini, cami ve ezan hassasiyetini, Filistin ve mazlum coğrafyalar söylemini kullanarak Müslüman kitleleri laik sisteme daha derinden bağlamıştır. Dün sisteme mesafeli duran, laik düzenin İslam dışı karakterini sorgulayan, devletin ilahî ölçüden kopuk yapısını eleştiren Müslüman kitleler; zamanla “bizimkiler iktidarda” duygusuyla sistemi sahiplenmeye başlamıştır. Bu, çok derin bir zihinsel dönüşümdür. Çünkü artık sorun sadece sistemin baskısı değildir; Müslümanların sistemi kendi kimlikleriyle meşrulaştırmasıdır. Düne kadar eleştirilen devlet aklı, güvenlikçi refleks, milliyetçi ulus-devlet dili, faizci ekonomik yapı, kapitalist büyüme modeli, Batı merkezli diplomasi, laik hukuk düzeni ve seküler eğitim sistemi; dinî söylemlerle süslenerek geniş Müslüman kitlelere kabul ettirilmiştir.
Bu noktada en büyük tehlike, dinin iktidar dili içinde........
