GAZZE VE İRAN KAZANDI
GAZZE VE İRAN KAZANDI
Ortadoğu’da yaşanan son büyük çatışma, yalnızca füzelerin, hava saldırılarının, savunma sistemlerinin ve askerî kapasitenin çarpışması olarak okunursa eksik anlaşılır. Çünkü bu savaş, görünen cephelerin arkasında çok daha derin bir düzlemde; irade, meşruiyet, psikolojik üstünlük, bölgesel bağımsızlık ve küresel güç algısı üzerinden yürüyen bir hesaplaşmadır. Bu yüzden bu süreci değerlendirirken sadece “kim kimi vurdu?”, “hangi üs hedef alındı?”, “hangi savunma hattı aşıldı?” gibi dar askerî sorularla yetinmek doğru olmaz. Asıl soru şudur: Bu savaşın sonunda bölgede ve dünyada hangi algılar çöktü, hangi korkular kırıldı, hangi düzenin sınırları açığa çıktı? İşte tam burada “Gazze ve İran kazandı” cümlesi, duygusal bir slogan olmaktan çıkar ve tarihsel-siyasal bir tespit hâline gelir.
Gazze açısından meseleye bakıldığında karşımızda insanlık vicdanını yaralayan korkunç bir yıkım vardır. Şehirler yıkılmış, mahalleler haritadan silinmiş; çocuklar, kadınlar, yaşlılar, siviller büyük bedeller ödemiştir. Fakat bir savaşın sonucu yalnızca fizikî yıkım üzerinden okunmaz. Çünkü sömürgeci ve işgalci akıllar için çoğu zaman yıkım kendi başına yeterli değildir; asıl hedef, karşı tarafın iradesini kırmak, onun hafızasını dağıtmak, toplumunu korkuya teslim etmek ve direniş düşüncesini gelecek nesillerin zihninden kazımaktır. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşın en önemli amacı da buydu: Sadece bir coğrafyayı ezmek değil, aynı zamanda bütün bölgeye “bana karşı çıkanın sonu budur” mesajını vermek. Fakat tam da bu noktada İsrail’in kurduğu denklem çöktü. Gazze, tarif edilemez bir acı yaşamasına rağmen teslim olmadı. Direnişin kökü kazınamadı. Filistin meselesi küresel gündemden silinemedi. Gazze, korkutulmuş ve susturulmuş bir halkın değil, ağır bedeller altında bile ayakta kalmaya çalışan bir iradenin adı olarak hafızalara kazındı. Bunun anlamı büyüktür. Çünkü İsrail, şehirleri yıkmış olabilir; ama Gazze’de iradeyi tamamen teslim alamamıştır. Asıl stratejik kırılma budur.
Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Modern emperyal savaşlar yalnızca toprak kazanmak için yapılmaz; aynı zamanda zihinleri işgal etmek için yapılır. Bir halk, daha savaş başlamadan yenileceğine inanıyorsa, o halkın mağlubiyeti çoktan başlamış demektir. İsrail’in ve onun arkasındaki küresel düzenin uzun yıllardır beslendiği şey, salt askerî teknoloji değil; psikolojik dokunulmazlık imajıdır. Yani “İsrail’e kimse dokunamaz”, “Amerika’ya kimse karşı koyamaz”, “direniş er ya da geç kırılır”, “bölge halkları ne yaparsa yapsın sonuç değişmez” anlayışıdır. Gazze bu anlayışı sarstı. Çünkü dünya ilk kez bu kadar açık bir biçimde şunu gördü: İsrail çok güçlü olabilir, ama mutlak değildir; çok yıkıcı olabilir, ama siyasî olarak sonuç üretme kapasitesi sınırsız değildir; büyük bir katliam gücüne sahip olabilir, ama meşruiyetini koruyamamaktadır. Gazze’nin en büyük kazanımı işte burada ortaya çıktı. O, kendi acısı içinde küresel bir gerçeği açığa çıkardı: Zulüm büyük olabilir, fakat mutlak değildir.
İran cephesine geçildiğinde ise savaşın ikinci büyük halkası karşımıza çıkar. İran, bu denklemde yalnızca coğrafi olarak bir aktör değil; aynı zamanda yıllardır Amerikan-İsrail merkezli bölgesel tasarımın karşısında duran bir siyasi-askerî eksenin taşıyıcı unsurlarından biri olarak görüldü. Bu nedenle İran ile girişilen çatışma, sıradan bir devletler arası gerilim değildi. Bu savaşın arkasında çok daha derin bir hedef bulunuyordu: Bölgedeki direniş eksenini parçalamak, Gazze’den sonra İran’a da geri adım attırmak, böylece Ortadoğu’nun kaderinin yeniden Washington ve Tel Aviv merkezli olarak çizileceğini herkese göstermek. Fakat bu hedef de istenen düzeyde gerçekleşmedi. İran ağır baskı gördü, tehdit edildi, hedef alındı, ciddi maliyetler ödedi; ancak teslim olmadı. Diz çökmedi. Korku duvarını kabul etmedi. Bu durum, klasik anlamda mutlak bir askerî zafer sayılmasa da, küresel güç algısı açısından son derece sarsıcı bir sonuç doğurdu. Çünkü yıllardır dünyaya kabul ettirilen şey, Amerika’nın istediği anda bir ülkeyi felç edebileceği, rejim değiştirebileceği, ekonomik ve askerî baskıyı aynı anda kullanarak karşı tarafı teslim alabileceği fikriydi. İran örneğinde bu mutlaklık bozuldu. Bu da başlı başına tarihî bir gelişmedir.
İran’ın bu süreçteki rolünü değerlendirirken iki zıt aşırılıktan uzak durmak gerekir. Bir tarafta onu mutlak bir kahramanlık anlatısına yerleştiren romantik dil, diğer tarafta yaşanan kırılmayı tümüyle küçümseyen indirgemeci dil vardır. Oysa gerçek daha derin bir yerdedir. İran bu savaşta kusursuz bir zafer kazanmadı; ancak kendisine biçilen........
