DEVLETİN MEŞRULUĞU SORUNU: İSRAİL ÖRNEĞİ
DEVLETİN MEŞRULUĞU SORUNU: İSRAİL ÖRNEĞİ
Siyaset bilimi ve hukuk literatüründe meşruiyet (legitimacy), bir siyasi otoritenin veya devlet aygıtının, yönetilenler nezdinde ve uluslararası toplumda yönetim/egemenlik hakkının gerekçelendirilmesi ve kabul görmesi durumunu ifade eder. Meşruiyet, salt kaba kuvvete dayalı bir iktidar (potestas) ile hukuki ve ahlaki bir haklılığa dayanan otorite (auctoritas) arasındaki kuramsal ayrım çizgisidir.
Weber’e göre hiçbir iktidar, varlığını salt çıplak şiddet, zorlama (coercion) ya da ekonomik çıkar ilişkileri üzerine uzun süre inşa edemez. İstikrarlı bir yönetim için iktidarın, yönetilenlerin zihninde bir meşruiyet inancı (Legititätsglaube) yaratması ve bunu sürdürmesi gerekir. Weberyan kuramın kavranabilmesi için Weber’in Ekonomi ve Toplum (Wirtschaft und Gesellschaft) adlı eserinde netleştirdiği iki temel kavramsal ayrımın ortaya konması zorunludur:
Güç (Macht): Bir toplumsal ilişkide, aktörün direnişlere rağmen kendi iradesini dayatabilme olasılığıdır. Güç, salt ampirik bir zorlamayı içerir ve rıza aramaz.
Egemenlik / Otorite (Herrschaft): Belirli bir emir içeriğinin, belirli bir insan grubu tarafından itaatle karşılanma olasılığıdır. Burada itaat, dışsal bir zorlamadan ziyade, emri verenin bu hakka sahip olduğuna dair içselleştirilmiş bir kabulden kaynaklanır.
Dolayısıyla sosyolojik anlamda meşruiyet, gücün (Macht) egemenliğe/otoriteye (Herrschaft) dönüşmesini sağlayan yegâne dönüştürücü mekanizmadır. Modern devletlerin kurucu harcı olan bu tipte meşruiyet; normatif olarak düzenlenmiş, kurallara bağlı ve gayrişahsi (impersonal) bir hukuk düzenine dayanır. Bireyler lidere veya kişiye değil, yasal olarak tahsis edilmiş “makama” itaat ederler. Bu yapının en gelişmiş idari aracı bürokrasidir. Liyakat, yazılılık, görevlerin hiyerarşik dağılımı ve kuralların evrenselliği rasyonel-yasal meşruiyetin sürekliliğini sağlar. İsrail, kurumları, mahkemeleri ve bürokratik aygıtı ile dışarıdan bakıldığında “rasyonel-yasal” bir otorite tipolojisi sergilemektedir. Ancak, formel hukukun evrenselliği ilkesi (kuralların herkese eşit uygulanması), etnik ve dini aidiyetlere göre ayrımcı bir karakter kazandığında rasyonel-yasal otorite zedelenir. Hukuk, rasyonel bir adalet aracı olmaktan çıkıp belirli bir grubun tahakküm aracına dönüştüğünde, yönetilen nesnel kitle nezdindeki meşruiyet inancı sarsılır.
Sonuç olarak Weberyan yaklaşım bize gösterir ki; bir siyasi yapının uluslararası mekanizmalarca tanınması veya gelişmiş bir bürokrasiye sahip olması, onun sosyolojik olarak meşruiyet krizini çözdüğü anlamına gelmez. Yönetimi altındaki heterojen nüfusun zihninde gayrişahsi, adil ve evrensel bir meşruiyet inancı inşa edemeyen yapılar, rasyonel-yasal niteliklerini kaybederek salt “çıplak güç” (Macht) aşamasına gerileme riskiyle karşı karşıyadır.
Siyaset felsefesinde normatif meşruiyet, sosyolojik meşruiyet anlayışlarından farklı olarak, bir siyasal iktidarın sadece yönetilenler tarafından fiilen kabul görüp görmediğiyle değil, o iktidarın ahlaken ve hukuken haklılaştırılabilir (justifiable) olup olmadığıyla ilgilenir. Siyasal iktidarın kaynağını ilahi iradede veya geleneksel hiyerarşilerde arayan klasik doktrinlerin sekülerleşme ve aydınlanma süreçleriyle birlikte sarsılması, modern meşruiyet arayışlarını toplumsal sözleşme (social contract) teorilerine yöneltmiştir.
John Locke, Hükümet Üzerine İkinci İnceleme (Second Treatise of Government) adlı eserinde liberal meşruiyet teorisinin temelini VIII. Bölüm’ün (Siyasal Toplumların Başlangıcı Üzerine) 95. paragrafında dile getirir. Devletin meşruiyetinin ilahi hakka veya babalık otoritesine değil, yalnızca ve yalnızca bireylerin hür iradesine ve rızasına dayandığını şu sözlerle ilan eder:
“Men being, as has been said, by nature, all free, equal, and independent, no one can be put out of this estate, and subjected to the political power of another, without his own consent.”“Daha önce belirtildiği gibi, insanlar doğaları gereği bütünüyle özgür, eşit ve bağımsız olduklarından, hiç kimse kendi rızası olmaksızın bu durumdan çıkarılamaz ve bir başkasının siyasal gücüne tabi kılınamaz.”
“Men being, as has been said, by nature, all free, equal, and independent, no one can be put out of this estate, and subjected to the political power of another, without his own consent.”
“Daha önce belirtildiği gibi, insanlar doğaları gereği bütünüyle özgür, eşit ve bağımsız olduklarından, hiç kimse kendi rızası olmaksızın bu durumdan çıkarılamaz ve bir başkasının siyasal gücüne tabi kılınamaz.”
Locke’un meşruiyet modeli; bireysel hakların önceliği, rıza (consent) ve iktidarın sınırlandırılması ilkeleri........
