Sert sözler, gizli adımlar: Türkiye yine aynı senaryoya mı çekiliyor?
“Türkiye üzerinden silah, mühimmat ve askeri patlayıcıların transit geçişine” ilişkin düzenlemeler, Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan son kararla yürürlüğe kondu.
Gerekçe: “Ulusal güvenlik ve lojistik denetimi artırmak.”
Fakat zamanlama çok düşündürücü…
Gazetelere bakıyorsunuz…
Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert konuşuyor: “İsrail bölgeyi felakete sürüklüyor.”
Ama insan ister istemez geçmişe bakıyor…
Çünkü bu sert tonu daha önce de farklı başlıklarda duymuştuk.
Her birinde sert söylemler vardı.
Irak’ta işgal gerçekleşti.
Libya’da süreç bambaşka bir noktaya evrildi.
Suriye’de ise ortaya çıkan tablo hâlâ tartışılıyor.
Hatta eski ABD Başkanı Donald Trump’ın şu sözleri hâlâ hafızalarda: “2000 yıldır başaramadığımızı Suriye’de Erdoğan başardı.”
Bu söz bir övgü müydü, yoksa başka bir gerçeğin itirafı mı?
İşte bu noktada insanın aklına şu soru geliyor: Cumhurbaşkanı ne zaman sert konuşsa, sahada bambaşka bir tablo mu oluşuyor?
İsrail ve ABD’nin bölgede yürüttüğü politikalar ortada…
Suriye parçalanmış durumda…
Şimdi de Lübnan’a doğru karadan ilerleyen bir kuşatma dikkat çekiyor.
Bu sadece güvenlik mi?
Yoksa açık bir BOP projesinin adım adım hayata geçirilmesi mi?
Ve tam bu süreçte Türkiye’de alınan karar…
Transit silah geçişine izin.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor: Türkiye gerçekten bu savaşın dışında mı, yoksa farkında olmadan lojistik bir parçası mı haline geliyor?
Avrupa’ya bakıyorsunuz…
Açık açık diyorlar: “Bu bizim savaşımız değil.”
Almanya’da yaşayan herkes bunu günlük hayatında da hissediyor.
Alman iş arkadaşlarımız, komşularımız, dostlarımız açıkça şunu söylüyor: “Bu savaş bizim savaşımız değil.”
ABD’nin İran’a yönelik adımlarına ciddi bir tepki var.
Toplumlar bu savaşın parçası olmak istemiyor.
Ama buna rağmen Avrupa yönetimlerinin sergilediği mesafeli duruş, acaba gerçekten bir karşı çıkış mı, yoksa kamuoyunu yatıştırıp ileride Türkiye üzerinden NATO’yu sürece dahil etmenin zeminini hazırlayan daha uzun vadeli bir plan mı?
Çünkü Avrupa halkları geçmişi biliyor…
Irak işgali öncesinde de “nükleer silah var” denmişti.
Binlerce insan hayatını kaybetti…
Ve yıllar sonra itiraf geldi: “Yanlış istihbarat almışız.”
Bugün Avrupa sokaklarında bu hafıza hâlâ canlı.
Biz yine ön cepheye mi sürülüyoruz?
NATO senaryosu gerçekten ihtimal dışı mı?
Geçmişte dile getirilen bazı ifadeler hâlâ hafızalarda: “Birkaç füze attırılır, ardından müdahale için zemin oluşur…”
Bugün peş peşe servis edilen “İran’dan gelen füze” haberleri, Gaziantep üzerinde düşürüldüğü iddia edilen füzeler…
Ve insan şu ihtimali de düşünmeden edemiyor: Acaba Türkiye’ye yönelen bu tehditler, ABD’nin çağrılarına zemin oluşturacak bir senaryonun parçası olarak mı sunuluyor?
Patriot sistemleri neden şimdi konuşlandırılıyor?
Sadece savunma için mi?
Yoksa ileride kurulacak bir denklemin ön hazırlığı mı?
Boşuna mı bu sistemler Türkiye’ye getiriliyor?
Hani o meşhur hikâye vardır…
Kurbağayı kaynar suya atarsanız zıplar kaçar.
Ama suyu yavaş yavaş ısıtırsanız fark etmeden ölür.
Toplumlar da böyle hazırlanır.
Sonra tehdit söylemleri…
Ardından “mecbur kaldık” denilen kararlar…
Ve bir bakarsınız: Savaşın içindesiniz.
Türkiye büyük bir devlettir.
Ama büyük devletler de bazen büyük senaryoların içine çekilmek istenir.
Geçmişte 1 Mart Tezkeresi süreci…
Libya’da atılan adımlar…
Ve belki de en çok üzerinde durulması gereken bir başka mesele…
Sınırlarımızdaki mayınların yıllar önce temizlenmesi…
Ardından güvenlik politikalarında yaşanan köklü değişimler…
Ve yönetim sisteminin değiştirilerek başkanlık sistemine geçilmesi…
Bunların her biri kendi içinde farklı gerekçelerle açıklandı.
Ama bugün yaşanan gelişmelere bakınca insanın aklına şu soru da gelmiyor değil:
Acaba bütün bu adımlar, sadece o günün ihtiyaçları mıydı, yoksa bugünlere hazırlanan daha büyük bir planın parçaları mıydı?
“Büyük Ortadoğu Projesi” yıllardır tartışılıyor…
Ve bugün bölgede yaşananlar, o tartışmaların tamamen yersiz olmadığını düşünenleri de artırıyor.
Türkiye bir kez daha tavlanmasın…
Bir kez daha başkalarının savaşında kendi bedelini ödemek zorunda kalmasın…
Ama burada sadece yönetenlere değil, hepimize bir sorumluluk düşüyor.
Bugün belki ihtimal gibi görünen gelişmeler, yarın telafisi mümkün olmayan sonuçlara dönüşebilir.
İran düşerse ne olur?
Bu soru sadece bir ülkeyi değil, Türkiye’nin geleceğini de doğrudan ilgilendirir.
Bir gün dönüp baktığımızda, çok geç kalmış olabiliriz.
İşte bu yüzden hem iktidarın hem de milletin aynı hassasiyeti göstermesi gerekiyor:
Çünkü bu topraklar kolay kazanılmadı.
Mehmet Akif Ersoy ne demişti:
“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.”
