Mezhep refleksiyle değil, vicdanın ve adaletin rehberliğinde konuşmak zorundayız
Ortadoğu yine ateş altında.
Bombalar patlıyor, şehirler yanıyor, çocuklar ölüyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in saldırıları sürerken asıl dikkat çekici olan sadece füzeler değil; bu saldırılar karşısında kurulan cümlelerdir.
Bizim cenahta kimileri, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’i eleştirirken önce kendini temize çıkarma ihtiyacı hissediyor: “İrancı değilim ama…”
Neden böyle bir ön cümleye ihtiyaç duyuluyor?
Mazlumun yanında durmadan önce neden ideolojik bir mesafe koyma gereği hissediliyor?
Oysa okul sıralarında can veren çocuklar varken mazlumun yanında durmak bir ülkeye taraf olmak değil, insanlığa sahip çıkmaktır.
150’den fazla çocuğun füzelerle hedef alındığı bir tabloda mesele artık mezhep değildir. Mesele siyasi pozisyon ayarı yapmak da değildir. Böyle bir ortamda sergilenen duruş, mezhebi değil vicdani bir duruştur.
Füzeler düşerken mezhep hesabı yapılmaz.
İnancı ne olursa olsun, saldırıya uğrayanın kimliği değil, uğradığı haksızlık konuşulur.
Ne yazık ki bazıları olup biteni İran’ın mezhebi üzerinden okumaya çalışıyor. Bombalar inerken mezhep tartışması açılıyor. Sanki mesele bir itikadi polemikmiş gibi…
Zulme uğrayanın önce mezhebi sorulmaz.
Önce zulüm durdurulur.
Elbette İran’ın bölgesel politikaları eleştirilebilir. Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de yapılanlar tartışılabilir. Devletlerin sicilleri masum değildir. Fakat bir ülke haksız ve hukuksuz bir saldırıya uğradığında ilk refleks, mezhep muhasebesi yapmak değil, adaleti savunmak olmalıdır.
Jeopolitik bir çatışmayı mezhep merkezli genellemelerle açıklamaya kalkmak büyük bir hatadır. Tarihsel kırılmaları bugüne taşıyıp kolektif suç üretmek, bölgeyi daha da parçalamaktan başka bir işe yaramaz.
Bir diğer sorun; tekfir dilidir. “Kafir”, “cehennemlik” gibi genelleyici ifadeler ilkesel duruş değil, duygusal tepkidir. Sert olmak mümkündür; fakat tekfirci olmak ümmeti daha da ayrıştırır.
Ayrıca kişisel mezhebi hassasiyet ile devlet aklını özdeşleştirmek kavramsal bir hatadır. Devlet davranışı mezhebi aidiyet üzerinden değil, stratejik çıkar analizi üzerinden şekillenir. Dış politika, mezhep refleksiyle değil; soğukkanlı bir hesap ve milli menfaat perspektifiyle yürütülür.
Meseleyi “zalim zalimi cezalandırıyor” şeklinde indirgemek de eksik bir okumadır. Bu tür savaşların arkasında küresel güç dengeleri, enerji hatları, savunma sanayii hesapları ve bölgesel dizayn planları vardır. Sadece duygusal ya da mezhebi zemine indirgenen analiz, stratejik perspektifi daraltır.
Özetle; en büyük hata, bu savaşı mezhep ve duygusal refleks üzerinden okumaktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey; etiketlerden arınmış bir vicdan, mezhep polemiğinden uzak bir adalet bilinci, ve slogan değil strateji üreten bir akıldır.
Çocuklar ölürken ilk konuşması gereken şey mezhep değil, insanlıktır.
