Emeklilerin hıçkırığını duyan yok; ama o sessiz çığlık, bir gün mutlaka herkesin vicdanına ulaşacaktır
Tam yazımı bitirdim derken önüme düşen bir son dakika haberi, bölgedeki gerilimin artık ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini bir kez daha gösterdi.
İran’dan ateşlenen bir balistik füzenin Türk hava sahasına girdiği ve Gaziantep üzerinde NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından düşürüldüğü açıklandı. Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İran yanlışta ısrar etmemeli, ilave önlemler alacağız. Teyakkuz halindeyiz.” şeklindeki sert açıklaması geldi.
Görünen o ki bölgemizdeki bu tehlikeli gelişmeler artık doğrudan Türkiye’nin güvenliğini de ilgilendiren bir noktaya ulaşmış durumda. Bu konunun ayrıntılarını ve doğurabileceği sonuçları ise inşallah yarınki yazımda değerlendireceğim.
Bugün ise başka bir gerçeğe bakmak zorundayız.
Dün bu köşede emeklilerin yaşadığı ekonomik sıkıntılardan ve bayram ikramiyesi için bile kaynak aranan bir ülkede ortaya çıkan çelişkiden söz etmiştim.
Bugün gazetelerin manşetlerine bakınca insanın içinden şu cümle geçiyor: Demek ki mesele abartı değilmiş.
Çünkü bugün gazetelerin sayfalarına yansıyan manşetler, aslında sahadaki gerçeği açıkça gösteriyor.
Bir gazetede şu başlık vardı: “Ağlayan emeklilerin hıçkırığını duyan yok.” Bir başka gazetede ise şu ifade yer alıyordu: “Kıyamet kopsa faizci kazanıyor.”
İki ayrı gazete, iki ayrı manşet… ama anlatılan tablo aynı. Bir tarafta geçim sıkıntısı çeken milyonlarca emekli, diğer tarafta her geçen gün büyüyen faiz ödemeleri.
Haberlere göre emekliler maaşlarının ve bayram ikramiyelerinin artırılması için imza kampanyaları başlatmış. Eskişehir’de, Balıkesir’de insanlar meydanlarda imza topluyor.
Yıllarca çalışmış, üretmiş, bu ülkenin yükünü omuzlamış insanlar bugün seslerini duyurabilmek için imza masalarının başında bekliyor.
Haberde sorulan bir soru ise insanın içini burkuyor:
“Akşam pazarı dağıldıktan sonra yerde kalan çürükleri toplayan emeklinin utancını hiç hissettiniz mi? Sessizce ağlayan emeklilerin hıçkırığını hiç duydunuz mu?”
Bu söz aslında bir manşet değil; emeklinin yaşadığı gerçeğin kısa bir özetidir.
Çeyrek asırlık iktidarın sahibi olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir konuşmasında şöyle diyordu:
“Bu kardeşiniz iktidarda olduğu sürece faiz yükselemez. Türkiye’de faiz devamlı düşecek.”
O gün bu sözler büyük alkış aldı. Faizle mücadele söylemi siyasetin en güçlü sloganlarından biri hâline getirildi.
Fakat bugün ortaya çıkan tabloya baktığımızda ister istemez şu soruyu sormak gerekiyor:
Madem faiz düşecekti, o hâlde hazinenin sırtındaki bu dev faiz ödemeleri neyin sonucudur?
Dün yayımlanan haberlerde Hazine’nin sadece iki ayda 637 milyar lira faiz ödemesi yaptığı yazıyor.
Bir başka gazetede ise şu çarpıcı cümle yer alıyor: “Kıyamet kopsa faizci kazanıyor.”
Haberde yapılan hesap daha da dikkat çekici. Bu parayla emeklilere 37 bin lira destek, asgari ücretliye ise 76 bin lira ek kaynak sağlanabileceği ifade ediliyor.
Ama mesele zaten burada düğümleniyor.
Bütçe dediğimiz şey sadece rakamlardan ibaret değildir. Bütçe aynı zamanda bir tercihtir. Bir ülke kaynaklarını nereye ayırıyorsa, önceliği de oradadır.
Çeyrek asra yaklaşan bir iktidarın sonunda ortaya çıkan tablo buysa insan sormadan edemiyor:
Kişi başına gelirin yükseldiği söylenen bir ülkede emekliye verilecek birkaç bin liralık ikramiye için gerçekten kaynak bulunamıyor mu?
Eğer bulunamıyorsa ortada ciddi bir ekonomik sorun vardır. Eğer bulunabiliyor ama bulunmak istenmiyorsa o zaman ortada ciddi bir tercih sorunu vardır.
Bugün gazetelerin manşetleri aslında tek bir gerçeği söylüyor: Bir ülkede emekliler geçim derdiyle mücadele ederken faiz sistemi kazanmaya devam ediyorsa, orada bir şeyler ters gidiyor demektir.
Çünkü insanlar büyüme rakamlarıyla değil, pazarda taşıdıkları torbalarla yaşar. Emeklinin pazara çıktığında aldığı iki file sebze ile eve dönmek zorunda kaldığı bir yerde ekonomik başarı hikâyeleri topluma inandırıcı gelmez.
Dün bu köşede yazdığımız tabloyu bugün manşetler doğruluyor: Bu ülkede mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir meseledir.
Emeklinin gözyaşı artarken faizin kazancı büyüyorsa, ortada sadece ekonomik bir tablo değil, derin bir adalet meselesi vardır; hatta bu artık ekonomik bir mesele olmanın ötesinde, toplumun vicdanını ilgilendiren ağır bir imtihandır.
Bu noktada emekliler için gerçek bir çözüm konuşulacaksa bunun adresi de açıkça konuşulmalıdır. Yıllardır “önce insan, önce adalet” diyen ve faiz düzenine karşı alternatif ekonomik modeller ortaya koyan anlayışın adı Saadet Partisidir.
Belki de emeklilerimizin artık şunu düşünme vakti gelmiştir: Eğer sesimiz duyulmuyorsa, o sesi büyütmenin bir yolu olmalıdır.
Emeklilerimizin Saadet Partisi’ne yönelmesi, üyeliklerini yaptırması ve bu meseleye güçlü bir siyasi karşılık vermesi, iktidarı da emeklileri kaybetmemek için mecburen yeni çözümler üretmeye zorlayacaktır.
Ama bütün bunların ötesinde şunu da söylemek gerekir:
Bu ülkede emekli olmak bir yük değil, bir onur olmalıdır. Çünkü emekliler bu ülkenin yükünü yıllarca omuzlarında taşıyan insanlardır. Bugün rahat bir hayat sürmek onların lütuf beklemesi değil, haklarıdır.
Ve bilin ki yalnız değilsiniz.
Bu ülkede milyonlarca insan sizin çektiğiniz sıkıntıyı görüyor, sizin sessiz sabrınızı hissediyor ve sizin hakkınızın teslim edilmesi gerektiğine inanıyor.
Çünkü emeklinin duası bir ülkenin bereketidir.
Emeklinin ahı ise bir ülkenin vicdanını sarsar.
Artık o hıçkırığın duyulması, o gözyaşının dinmesi ve emeklinin yeniden huzurla yaşayacağı günlerin gelmesi gerekiyor.
