Vali olmuşsun ama darbı meselimiz var
Şehir meydanının ortasına çektirdiği seçim otobüslerinde döne döne propaganda konuşması yapan siyasi parti liderlerinden merhum Demirel’in, bir vilayet merkezinde, seçim otobüsünün üstüne o il ve ilçelerin müftülerini çıkarmasına, muhalifleri o günlerde çok itiraz etmişler ve karşı çıkmışlardı.
Lakin bu seçim otobüsü olayının daha ilginci T. Özal’ın otobüsünde yaşanmıştı.
Seçim otobüsü üstünün kalabalıklığına T. Özal’ın boy dezavantajı eklenince, çare, görüntüdekilerin çökmesinde aranır.
Önce dayıoğlu Hüsnü Doğan’a “Çök” diyen T. Özal, herkesi çömelme pozisyonuna sokarak dört bir yandan görünürlüğünü sağlamasına rağmen, çökmeyen bir kişiye “Sen de çök vali bey” demiştir.
“Ben valiyim, yahut devletin valisiyim. Ben çökmem” diyerek ortamdan uzaklaşan valinin cevabı ve tavrı da birkaç gün konuşulmuş, yazılmış ve fakat bir neticeye varılmadan aktüalitenin içinde kaybolmuştu.
Halbuki tartışılması gereken, valinin hayır demesinden önce, T. Özal’ın “Çök” emrini uygun görmesinin sebepleri olmalıydı. Sosyolojik değerlendirmelerden sürekli kaçan ve merakı yok edilmiş yazar, çizer ve aydınları olan bir toplum olsak da…
T. Özal’ın 1983 seçimlerini partisi ANAP ile kazanarak başbakan olduğu günlerde muhaliflerinden İsmet Sezgin’in “Çantamızı taşıyan adamdı” tanımını yapması, basında konu edilmediği gibi, AP’nin iktidarda olduğu 1967 yılındaki DPT müsteşarlığı mı yoksa Demirel’in 1980 ihtilali öncesindeki azınlık hükümetinde başbakan müsteşarı olduğu günleri mi kastettiği de hiç sorulmadı. T. Özal’ın adını yazdığımız o görevlerinde iddia sahibi İsmet Sezgin, Demirel hükümetlerini vaz geçilmez bakanı idi.
Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisi iken yurt odaları sohbetimizde duymuştum ilkin, ‘’Ben vali olacağım’’ klişesinde seslendirdiğini hayalini rahmetli arkadaşım Aydın Arslan’ın.
MSP’nin bir mitingi için otobüslerle Ankara’ya gittiğimizde de teşkilatın dağıttığı göğsü anahtar armalı kazaklardan giymemesinin sebebi de o hayali idi. ’’Ben vali olacağım.’’
1999 depremi gecesi uçakla Ankara’ya giderken şehit edilen Olağanüstü Hal Bölgesi’nin efsane valisi rahmetli Aydın Arslan’ı konu ‘’Vali’’ olduğunda anmamak haksızlık olurdu. Yurt arkadaşları olarak onda görmüştük, varacağı valilik makamına daha öğrenciliğinin ilk yıllarında duyduğu saygıyı.
Kurşun baskılı gazetelerin “Geçmiş zaman olur ki” ser levhalı tarih anlatımlarına muadil sayılacak bu yazımızın içinde “Vali” sıfatının geçmesinin, Cumhur İttifakı hükümetinin son atamaları dolayısıyla yapılan/yazılan övgü ve yergilerle uzaktan yakından bir alakası, bir ilgisi yoktur. Biz Demirel’i yazdık, T. Özal’ı yazdık; haleflerini yazmadık.
Hatta şimdi yazacağımız “Omuzdaki el” konusu da geçmiş zamanlarda bir tarih yaprağında kayıtlara geçmişti. O günün meraklı gazetecileri omuzuna el konulan siyasetçiyi konuşturmuşlar ve onun ifadesiyle yazmışlardı haberlerini.
Olay, Meclis’te yaşanmıştı.
Meclis’in merdivenlerinden inerken merhum Osman Bölükbaşı, arkasından yetişen İsmet Paşa, aralarındaki boy farkından dolayı iki basamak üstte iken elini Bölükbaşı’nın omuzuna atmıştır. Resmi çekilen yahut hafızalara kazınan görüntü bu. Koridorlarda tur atma fiili yok.
Gazeteciler hemen toplanırlar ve istihza kokulu övgü yarışına girerler. Omuzuna talih kuşu kondu havasında “İyisin” derler Bölükbaşı’na.
Bölükbaşı, yılların muhalif politikacısı. Meclis konuşmalarını CHP fedaisi gibi yapmış olsa da, Menderes’lerin idamlarına emek verenlerden olmak fiiliyle anılmak istemez. Çünkü görmüştür artık, ihtilalin ve idamların bir iyileşme sağlamadığını.
İsmet Paşa’nın omuzuna el koymasına sevinmesinin sebebi ise, gazetecilere savunma yapmak hak ve ortamını en uygun şartlarda bulmuş olmasıydı.
Muhbir sıfatını üstüne almadan 27 Mayıs’ın bütün yükünü İsmet Paşa’ya ihale etmiş bir Bölükbaşı cevabını okudu insanlar gazetelerinde; siyasi tarihimizde yaşanmış ilk “Omuza el koyma” görüntüsü üzerine.
“Siz nasıl anladınız bilmem ama” diyerek söze başlayan Bölükbaşı, yüzüne masum ve mahzun bir görüntü vererek devam eder: “İsmet Paşa boynuma ip ölçüsü alıyordu!”
Geçmiş zamandan aktardığımız bu olayın aslı gerçekten Bölükbaşı’nın yorumladığı gibi midir, yoksa olayın gerçek kahramanı İsmet Paşa’nın “İp ve boyun” kelimelerinin ötesinde bir gösterisi mi vardı?
Bölükbaşı’nın izahı yeterli bulunmasa veya inandırıcı sayılmasa, ikinci müracaat yeri İsmet Paşa’nın karşısı olurdu.
Şöyle bir cevap verseydi İsmet Paşa, karşısında saf tutmuş o gazetecilere, fıkra boyut değiştirmez miydi?
“Ben yeni aldığım saatimi göstermek istemiştim!”
LİSE VE EŞİTLİĞİ TANINAN OKULLARI BİTİRENLER MEMURİYET YARIŞMA SINAVI (11/1/1966)
Yardım eden ve edilende ne gibi duygular vardır?
1) 0,052 + 17,1 + 8793 + 2 = Toplayınız.
2) 285 X 0,075 = Çarpınız ve sağlayınız.
3) 78314,6 / 22,18 = Bölünüz ve sağlayınız.
4) Bir torbadaki cevizlerden önce 2/5’i, sonra 1/3’ü çıkıyor. Geriye 40 ceviz kalıyor. Torbada kaç cevaz var idi?
5) Bir duvarcı bir duvarı günde 8 saat çalışarak 15 günde örebilecektir. Fakat mal sahibi duvarın 12 günde bitirilmesini istemiştir. Bu durumda duvarcı kaç saat çalışmalıdır?
6) Bankaya % 4’ten yatan bir miktar para faizi ile yıl sonunda 1248.- lira olarak çekiliyor. Faiz tutarı ile yatırılan parayı bulunuz?
7) Bir okulun % 50’si erkek öğrencidir. Kız öğrencilerin sayısı 616 olduğuna göre okul mevcudu nedir?
8) % 15 kârlı satış fiyatı 299 lira olan bir saatin alış bedeli nedir?
Sınavda müsvettelik kâğıt kullanılmayacak, sınav kâğıdının bir kısmı bu iş için ayrılacaktır.
Yazı ve ifadeye not verilecektir.
Kompozisyon 20, Matematik her soru 10’ardan, 100 üzerinden 66 ve daha yukarı puan almak icabeder.
MÜLAKATSIZ NASIL MEMUR OLUNURMUŞ?
1966 yılının lise ve dengi okul mezunlarının memuriyet sınavındaki 20 puanlık kompozisyon sorusunu bugünün şartlarında cevaplamak istediğimizde, karşımıza çıkan ya da bilgi alacağımız kurum “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı” olur.
‘’Yardım almak için ’’kim, nereye, hangi belgeleri hazırlayarak nasıl müracaat etmeli sorularına cevapların yazıldığı yol gösterici bilgi sitelerinin arandığı günümüz Türkiye’sinde komşuluk ve akrabalık ilişkileri ve mahalle hayatı insanımızın gündeminde canlı kalabilir, hayat bulabilir mi, sorusu akıllara düşmüyorsa, gelecek hesaplarımızda bir yanlışlık var demektir.
“Yardım eden ve edilende ne gibi duygular vardır?”
Birinci beş yıllık kalkınma planının içindeki 1966 yılının bu memuriyet imtihanı sorusu, adayların yardım eden veya yardım edilen olmasa da tanık oldukları gerçeğinden hareketle hazırlanmış olmalı.
Toplumsal kaynaşmanın kime ne kazandırdığını öğrenmenin en masrafsız bir yoludur, bu imtihan sorusu.
“Yardım alan aileler, şu kadar yılda şu kadar artarak, şu kadar oldular” gibi milyon rakamlı izahatların haber diye yazıldığı, üstelik iktidarın başarılı alanlarından sayıldığı bu resmi tespitler, geleceğimizde, hangi kazanımların konusu olacaktır?
Bir bakanlığının adında “Sosyal Yardım” tanımının olduğu günlerden, “Sosyal Hizmetler” tanımlı günlere, nerelerden ve nasıl geldiğimizin bir vesikası olsun, diye yazdık bu yazımızı da.
Matematik sorularının merak edenler, 8’inci soruya geldiklerinde hayretlerini gizleyemeyeceklerdir. Diğer sorulardan farklı olması bu sorunun, alış bedeli sorulan aletin sınıfındandır.
Satış fiyatı 299 lira olan bir saat soruluyor, 1966 yılının memur adaylarına.
‘’Helal parayla kazanıldığı ve yazı ile beş yüz bin liraya alındığı’’ selfie çekilerek gösterildiği günlerde ilan edilen milletvekili saatlerinin haberini okuyarak, bilgi birikimini artırmış ve algısı düzeltilmiş günümüzün gencinin hayreti de hoş görülsün artık.
