menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Koro şefini piyanist sanmak

10 10
21.02.2026

“Her yerde, her şeyi konuşuyor. En son konuşacak kişi olması gerektiği konuları bile, hançer sokup bir de kanırtırcasına konuşuyor Bülent Arınç.”

16 Şubat 2026 yazısına bu cümlelerle başlamış yazarımız Ekrem Şama ağabey.

Politika stratejisini her yerde, her şeyi, ilk konuşanlardan olmak, kaidesinde kabul ettirmiş Sayın Arınç’ı yazmak, içimden gelmese de mecburen klavyeye dokundum da diyor; kelime kelime dokunan ve içimizdeki bir yerlere dokunan yazısında.

Haber sitelerinde tamamı okuyuculara sunulan Sayın Arınç’ın son demecinin “Ecza”sı sayılacak o paragrafını biz kısa cümlelerle yazacağız.

“Aziz millet olmaktan çıktık!”

“Dindarlıktan son sürat kaçış var!”

“Müslümanlık bırakıldı, başörtüsü terk edildi.”

“Deizm çokça konuşuluyor.”

“Çıkarcılık baş tacı, ilişkiler tamamen duygusal(!)”

Özetin özeti bu tespitlerinden sonra yarın neler olacak sorusuna cevabı da var Sayın Arınç’ın.

“Bu toplumdan yeni bir uyanış, yeni bir diriliş beklemeyin.”

Noter tasdikli ve ödeme garantili senet teminatı gibi kurulmuş bu cümlesinden sonra ise Sayın Arınç, kendilerini anlatıyor; elimizden ne geliyorsa yaptık ve artık bittik, tükendik mazeretiyle.

“Erdemliler hareketi olarak yola çıkmıştık; ne kimse kaldı, ne de erdem…”

Sayın Arınç’ın okuduğu raporun son kısmına verdiği özel cevap Ekrem Şama ağabeyin, tarihi öneme haizdir.

“Hareketin kafa adamları olan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Melih Gökçek beraberce İstanbul İl Teşkilatına gelmişler (…) bu yaptıkları ayrılık ve genel merkeze ve lidere isyan hareketine şiddetle karış olan ve yüzlerine bunu haykırmaya hazırlanan üyelerle görüşmeye tenezzül bile etmemişlerdi. Bunların erdemli olmakla alakalarının olmadığı daha o zaman belli olmuştu.”

(Sayın Arınç’ın yola çıktığımızda vardı fakat şimdi kalmadı dediği “Erdem”le ilgisizlikleri o toplantıda mı ancak anlaşıldı, sorumuz da Ekrem Şama ağabeye, parantez içinde kalsın.)

Koltuk hırsı sebebiyle başladıkları ve geldikleri bu yerde “Tövbe” etmelerini isterken, “Devletimizi çökertmeye çalışanlarla birlik olduk, ama yanlış yaptık” itiraflarının eşliğinde “Telafi çalışmaları” da bekleyen yazarımız Ekrem Şama ağabeye tüm gönlümüzce katılamasak da okuyucularımızın tanıklığında, olayı bir başka açıdan yorumlayacağız.

Sayın Arınç’ın demeç diye buyurduğuna ‘’Rapor’’ dememiz boşuna değildir.

İstediğinizi hep yaptık, eksik olabilir ama elimizden geleni esirgediğimizi söyleyemezsiniz iddiası, rapordaki mesajlardan biridir; haydi yürüyün diyenlere; yani mesela, örneğin milletimize falan.

Lakin bu rapordaki mesajların en önemlisi ve gözden kaçmaması gerekeni Sayın Arınç’ın şu cümlesinde saklıdır.

“Bu toplumdan siz yeni bir uyanış, yeni bir diriliş beklemeyin!”

Ya Saadet Partisi gelirse endişesini, korkusunu taşıyanları, –kim ise onlar– sakinleştirmeye çalışmanın diplomatik lisanıdır bu anlatım!

“İmralı’ya ben giderim” resti ile sertleşen Sayın Arınç, icabında böyle yumuşak bir üslupla duyurur, planlanan geleceğin kâr hesabını.

Saadet Patisi lideri Sayın Mahmut Arıkan’ın “1 yıl bize versinler, 1 yılda Türkiye’yi yaşanabilir hale getirebiliriz” dediği “Haberler.com” TV konuşması sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyorken, Sayın Arınç’ın o mesajının kapsama alanı zihinlerde sorgulansın isteriz!

“Ben Erdoğan’la 35 yıl önce de konuştum. 35 yıl önce de elini sıktım!”

Geçtiğimiz asırda cemaatleri anlattığı kitabıyla ve Galatasaraylı etiketiyle ünlenen yazar Ruşen Çakır’ın Millî Gazete’mizin sitesinde yazılmış haberinden aldık bu savunma cümlesini. (Ayrıntılar milligazete.com.tr sitesindedir.)

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz beş yaş” şiirinden, Barış Manço’nun “Bir yastıkta kırk yıl” şarkısına kadar geniş çağrışımı, bizi de bir Temel fıkrasına götürdü.

Tütün tiryakiliği efsane olmuş Temel’in, sigarayı ne zaman bıraktın sorusuna verdiği, yirmi iki yıl sekiz ay on üç gün oldu, cevabını hatırladık.

Ne Sayın Erdoğan’ı, ne de 35 yıl önceki tokalaşmasını gündeme taşıyan Ruşen Çakır’ı yazacağız; konuya girişimize onlardan başlasak da.

Siyaset tarihimizin çok tartışılan “El sıkma” eylemi olmasına rağmen aslı, astarı ve altında yatan niyeti yeterince anlaşılmamış Demirel’in o savunmasını, usanmadan bir daha yorumlayacağız.

Sağ-Sol gerginliğinin doruklarda dolaştığı geçmişimizin kaotik ve ekonomik dar boğazlı günlerinde biri iktidarın, biri ana muhalefetin lideri olan Demirel ve Ecevit’in görüşmelerinin organizasyonunu yüklenen basınımız, insanımıza rahatlama sağlayacak adımların müjdesini iki liderin ağzından duyurmak için kapıda yerini aldığında, ilk soruyu, kim olduğu ve hangi gazeteyi temsil ettiği önemsenmeyen ya da dikkatlerden kaçan biri alelacele seslendirir:

“Sayın Demirel, Sayın Ecevit’in elini sıktınız mı?”

“Elbette sıktım! Binaenaleyh başka bir yerini mi sıkacaktım?”

Demirel’in karakterine uygun karşı soru muhtevalı cevabı, (tahmin edildiği gibi) orada bulunma sebeblerini mizahileştirdiğinden, hangi konuda, nasıl bir anlaşma sağlandığı bilgileri merak edilmemiş ve gündem toplantının asıl hedefinden uzaklaşmıştır.

Yedi, sekiz kez gidip gelmelerle ünlü Demirel, muarızlarına kendini Çankaya’ya taşıttıran Demirel, o gün, provokasyon görevlisi o gazeteciyi ciddiyete davet eden bir cevapla susturmamış ve yapılan ikili görüşmeyi ayrıntıları ile kamuoyuna aktarmamıştır.

Zira tezgahtan haberliydi ve beklediği soruya hazırladığı cevabı, refleks üretimiymiş gibi söylemişti.

Çünkü lider popülaritesini halkın menfaatlerinin üstünde tutan partinin genel başkanıydı ve bugün zirve yapan o eğilimler o yıllardan kaldı ülkemize.

Demirelce bitirelim bu konuyu:

“Binaenaleyh el sıkılmışsa sıkılmıştır. Hatırlamak fevkalade hatadır, yanlıştır, ayıptır. Herkes işine baksın!”

BİZ ÇOCUKLARIMIZI SATARKEN

İcraat bu, görün işte!

Son ihtilalci teftişte.

Satmayalım da besleyelim mi,

Veznindedir nitekim ses tonu.

- Baba biliyor musun, aşağıdaki yurtta çocuklar satılıyormuş?

Her akşam beni kapıda karşılayan ve duyduklarını bana aktaran küçük kızımın, daha ben içeri girmeden söylediği cümle buydu.

- Olmaz öyle şey güzelim. Bir yanlışlık vardır. Hiç çocuklar satılır mı? Üstelik biz dünyada ilk defa çocuk bayramı kutlayan bir milletiz.

Dedikoduyu daha önce de duymuştum. Her sabah önünden geçtiğim "Kimsesiz Çocuklar Yurdu"nda öyle bir şeyin olabileceğine bir türlü inanamıyordum. Başımızda milli birlik ve beraberliğimizi sağlamış bir devlet vardı çünkü.

Biliyorum, bu günler de geçecek, sattığımız çocuklar büyüyecek. Satmadıklarımız da. Herhalde birbirlerine söyleyecek bir şeyler bulacaklardır. O günleri görmek isterim.

Şimdi bir korku var içimde. Yüreğime çöreklenen bu korku, İnşaallah başına gelmez sattığımız çocukların. Yazmasın o günlerde bir gazete şöyle bir haberi:

"Yıllar önce satın aldığı çocuk, hayatını kurtardı.

Doktorların artık yaşamaz dedikleri seksenlik yaşlı adam, satın aldığı çocuğun kalbiyle tekrar hayata döndü.

Herkes, sahibine kalbini veren fedakâr delikanlıyı konuşuyor, ona hayranlık duyuyor."

Kırk yıl önce Milli Gazete’mizin Değmesin Yağlı Boya mizah sayfasında aynı adla yayımlanmış bir hikayemizin girişinden ve son kısmından aldık okuduğunuz bu bölümleri. Saadet Partisi Konya İl Başkanı’nın haberini görünce bu belgeyi sunalım istedik.


© Milli Gazete