Coğrafyanın kıymeti, tarihinin şanındandır ‘’Hafızalı millet’’ ‘’Hafızasız toplum’’ ‘’Hafız Bakan’’
“Türkiye’nin en büyük problemlerinde biri, hepimizin bildiği gibi, hafızasız bir toplum oluşumuz. Gündelik yaşıyoruz, acılarımızı ve sevinçlerimizi çok çabuk unutuyoruz. Başka bir toplumda kuşaklar boyu etkisini kaybetmeyecek, kaybetmemesi gereken travmalar birkaç günde kolaylıkla aşılabiliyor.”
Bu haftaki yazılarımıza “Dayanak” yapacağımız ve “Sosyolojik bir tez” saydığımız bu paragrafı, Oray Eğin”in Habertürk sitesinde 25.02.2026 tarihli, “Korkuyu Beklerken” başlığında yayımlanan günlük yazısından aldık.
Almanya sınırları içinde ödül alan, köy odaklı Türk filmi “Kurtuluş”, “Nefret ve düşmanlığın körüklenmesi”, “Manevi duyguların sömürülmesi ve manipüle edilmesi” eylemleri ile anlatılırken kullanılan, “Bir lider bir toplumun nasıl adım adım beynini yıkarsa” cümleciğinden kasıt, herhalde bugünün Türkiye’si olmasa gerek yahut biz öyle anladık.
Almanya’dan ilk ödüllü “Susuz Yaz” filmini ve Metin Erksan adını, aklımızda kalan gazete haberlerinden hatırlamamız, son ödüllü “Kurtuluş” filmiyle mukayese ederek, nerden nereye diyecek değiliz.
Niyetimiz Sayın Oray Eğin’in “Hafızasız Toplum” tezinin kulvarında, “Unuttuklarımız”ı hem unutma kolaylığına kaçanların, hem de öğrenme meraklısı yenilerin önlerine koymaktır.
MİTİNGLERİNDEN BELLİDİR BİR ÜLKENİN DIŞ POLİTİKASI
AP iktidarının kayıtsız şartsız destekçisi gazetelerden Tercüman’ın ilk sayfasında, bir gün önce yapılan “Kahpe Amerika” mitinginin haberi resimli verilmiş.
“Kadın, erkek, yaşlı, genç 50 bin Ankaralı heyecan ile barikatları yıktı, Amerika Sefaretinin önünde buluştu, Yunan Sefareti camsız kaldı.”
Faruk Nafiz Çamlıbel’in 1940 yılında yazdığı, “Bu gün genç, ihtiyar, kadın, kız, kızan” ilk mısrası ile başlayan “Bayrak şiiri” etkisindeki bu haber girişinden, Amerikan sefaretine ulaşılmasını engelleyen barikatların yıkılır olduğunu ve dahi Yunan elçiliğinin de protestolardan nasibini aldığını öğreniyoruz.
“Ordu Kıbrıs’a”, “Kahrolsun Amerika”, “Kalleş Johnson”, “Türkiye Vietnam değildir.”
Tespit edilen bu sloganlar manşet üstünde duyurulurken ve gençliğimizin İstanbul’da düzenleyeceği mitingin tarihi “Bu gün” diye ilan edilirken, “Kahpe Amerika” haykırışındaki 50 bin Ankaralıdan hiç kimsenin “Gözaltına alındılar” gibi cümlelerle emniyet gücü ile ilişkilendirilmemesi de dikkatlerden kaçmamalıdır.
‘’BANA NE AMERİKA’DAN’’
Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, TBMM kürsüsünde “Kıbrıs” davamızı anlattığı ve “Bana ne Amerika’dan!” diye haykırdığı gün.
Geleceği mukadder RP iktidarına karşı organize edilecek 28 Şubat’ın yazılım emrinin de verildiği gün.
ARAMIŞ, BULMUŞ, KULLANMIŞ
14 Haziran 1981 ise, kapak karikatürünü irdeleyeceğimiz çok satmış ‘’Gırgır’’ dergisinin basım tarihidir.
“Bizim çocuklar” sıfatının yakıştırıldığı ihtilalcilerin iktidar yıllarında da farklı değildi Amerikan–İsrail ortaklığı.
“İtirazımız var” gibi bir vezinde çizilmiş karikatürde, okuyucuların bilinçaltına yerleştirme amaçlı, tarihin en “Amerikancı” yalanlarından biri yazılmış.
“Sizin nükleer santralinizi”
Nükleer santrali var yalanıyla işgal edilecek Irak’ın o günkü yöneticisi, T. Özal’ın başbakanlığında “Seni Bağdat’ta asmak isterim” dediği Saddam Hüseyin’dir.
Irak yok, Suriye yok. Hedefe İran’ı koyanların yarınki programlarını merak eden kimse yok. Lakin sandalye var, çekilmesi var!
Onu ilk olarak MTBB’de görmüştüm. Diğer liselilerden biriydi benim için. Ta ki Çatı’nın ve Milli Gençlik’in mutfağı Basın-Yayın müdürlüğüne ziyaretimize geldiği güne kadar, ki o Basın-Yayın Müdürlüğü Mustafa Bilgi’nin şehit olduğu yerdi.
Sessizce girmişti içeriye. Selamlaştık, ben ne istediğini sormadan, Ramazan Divleli arkadaş gülümseyen yüzüyle karşılayıverdi:
Aralarındaki sohbetin sıcaklığı, düzeyi beni ve odadaki diğer arkadaşları da sarmıştı. Ramazan’ın sevgi yüklü sorularına verdiği cevaplar ve o saygılı tavrı, bendeki liseli imajını çoktan değiştirivermişti. O diğer liselilerden galiba biraz farklıydı. Gerçi MTBB’nin liselerinin bilgi ve görgü donanımı yönünden o yıllarda çok üniversiteliye fark attığını da biliyordum.
Biraz neşeli, biraz ümitli yaptığımız Basın-Yayın sohbetinden sonra vedalaşıp ayrıldığında Ramazan Divleli bize döndü:
“Metin’i iyi tanıyorsunuz değil mi? Sadreddin Hoca’nın oğludur…”
Ramazan arkadaş bu tanımına gururlandırıcı başka cümleler de eklemişti, ama ben Sadrettin Hoca’nın oğlu olmasına takılmıştım daha çok.
Bir Hoca’nın oğlu, bir Alim’in oğlu…
Adını herkesin bildiği, benim de gıyaben tanıdığım Sadreddin Hoca, verdiği eğitimi nasıl da belli etmişti O’nun şahsında. Ki o günden sonra ona bakış ve davranış açım çok genişlemişti. İyi bir eğitimden destek alan cesaretine tanık olunduğunda ise hayran olmamak mümkün değildi.
O yıllar, herkesin üzerine düştüğünü sandığı şeyleri yapmak için çırpındığı, bugünlere nazaran gençliğin çok daha bir gayretli olduğu yıllardı. Belki yanılıyorum ama bugün bana öyle geliyor.
O yıllarda mücadelemiz ateş içinde sürüyordu. Kurşun seslerinin tahriklerine aldırmadan yürümeye çalışıyorduk. Bizim bu tavrımız mıydı yoksa tetikçileri çileden çıkaran? Belki… Çünkü o günlerin en acı gerçeği çok kurşunların gelip bizim canlarımızı vurmasıydı. Metin’i vurdukları gibi…
Şubat’ın o Cuma günü mesai bitiminde, o gün de yürüdüm çalıştığım resmi daireden, şimdi DGM olan Gülhane’nin karşısındaki Adli Tıp binasının önündeki durağa. Soğuk bir akşamdı ve kar serpiştiriyordu.
Süleyman Kara arkadaşımı gördüm orada. Sonraları Tatvan Belediye Başkanı olan Süleyman Kara’yı. Bir o yana, bir bu yana kıvranıp duruyordu. Adli Tıp binasının önünde.
Onun orada telaşlı ve üzüntülü halini görmek benim ona “Hayrola!” diye sormamı gereksiz kılmış olsa da sormuştum.
Süleyman’ın cevabı bir top mermisi gibi düşmüştü içime.
Olayı kısaca anlatırken, nasıl da hissetmiştim eklem bağlarımın bir bir çözüldüğünü. Fatih Camii avlusunda vurulan Metin, Adli Tıp’ın soğuk mermerlerinde yatıyordu şimdi.
Süleyman’la bakıştık kaldık bir süre. Kim kime söyleyecekti teselli sözlerini, dahası yapabileceğimiz ne vardı; mecalsiz ve sessizce bindiğimiz otobüste de konuşacak çok az şey bulduk; Fatih’e gelene kadar. Dilimizin bağı da çözülmüştü.
Sonraki günler basın ne yazdı, şehitlerimiz ve katilleri için?
Bu gün dahi unutmadığım ve o gün hiç unutmayacağımı anladığım bir yazı var aklımda. Müslümanlara “Yeşil komünist” sıfatını yapıştırmaya çalışan Tekin Erer diye birine karşı başlattığı suni kavgayla ünlenmiş, Peyami Safa tüccarlığıyla işi götüren bir yazarın yazdıkları… Metin’den hiç söz etmeden gözaltına alınan katilin emniyette işkence gördüğünü yazıyordu, katil sıfatını saklayarak…
O gün gerçek yüzünü bir daha gösteren bu yazar, sonraları kavgalı olduğunu yaydığı Tekin Erer’le kucak kucağa yazarlık yapmakla kalmamış, 12 Eylül sonrasında bütün şiddetiyle süren başörtüsü zulmüne karşı kendisinden destek isteyen başörtülü üniversite öğrencilerine hiç yüz vermemişti; “Aranızda İranlı olabilir” iftirasını dahi atarak… Ben onu iyi tanıyordum ve hemen yazdığım bir yazıda, üniversiteli kızlarımızın ona gitmekle yanlış yaptıklarını, dolayısıyla ondan gördükleri muameleye çok üzüldüğümü vurgulamıştım.
Hiç unutmayacağımız şehitlerimizin acısı, her ölüm yıl dönümlerinde tazelenirken, onların canlarını feda etmeye varan fedakarlıklarına karşı biz ne yaptık, biz nereye geldik soruları canlanır kafamda.
Nur içinde yatsınlar. (25 Şubat 1996 – MİLLİ GAZETE)
