Roma–Sasani Çöküşünden İran ve Körfez’in Savaşı ile İslam Medeniyetinin Büyük Çöküşüne
Kur’an-ı Kerim’in Rum Suresi, yalnızca bir tarih anlatısı değil, güç dengelerinin nasıl çöktüğünü gösteren stratejik bir çerçevedir: “Rumlar mağlup oldu” ifadesi Bizans ile Sasani İmparatorlukları arasındaki yıpratıcı savaşların tam ortasında inmiştir. Ancak bu ayetlerin işaret ettiği hakikat, sadece bir yenilgi değil iki büyük gücün birbirini tüketerek tarih sahnesinden çekilmesidir. Bugün Ortadoğu’da yaşanan ABD–İran gerilimi, benzer bir tarihsel kırılmanın modern versiyonu olma potansiyeli taşımaktadır. Fakat bu kez daha tehlikeli bir ihtimal vardır. Amerika ve İsrail’in çekildiği bir boşlukta bölgenin kendi içinde parçalanması.
6. ve 7. yüzyıllarda Bizans ile Sasani İmparatorlukları arasında yaşanan savaşlar, yaklaşık 25 yıl boyunca kesintisiz devam etti. 602 yılında başlayan bu süreçte Kudüs’ün 614’te Persler tarafından işgali, ardından Mısır’ın kaybı ve Anadolu’nun büyük kısmının el değiştirmesi Bizans’ı çöküşün eşiğine getirdi. Ancak 622’den sonra Herakleios’un karşı saldırılarıyla dengeler değişti ve 627’de Ninova’da Persler ağır bir yenilgi aldı. Fakat bu zafer, bir diriliş değil, iki tarafın da tükenişinin son aşamasıydı. Ekonomiler çökmüş, ordular yıpranmış, halk ağır vergiler altında ezilmişti.
Tam bu noktada İslam ordularının sahneye çıkması bir tesadüf değildi. 636’daki Yermük Savaşı Bizans’ı, 637’deki Kadisiye Savaşı ise Sasani İmparatorluğu’nu fiilen bitirdi. 651’de Pers devleti tamamen ortadan kalktı. Bu tarihsel süreç, jeopolitik literatürde “karşılıklı tükeniş sonrası yeni güç doğumu” olarak tanımlanan klasik bir modeldir. Bugün benzer bir yıpranma süreci farklı araçlarla devam etmektedir. ABD ile İran arasındaki mücadele doğrudan bir savaşın yanı sıra vekalet savaşları, ekonomik yaptırımlar ve hibrit çatışmalar üzerinden yürümektedir. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşları sonrası oluşan mali yükü trilyon dolarları aşmış, yeni çatışma senaryolarında ise yalnızca İran merkezli bir savaşın yüzlerce milyar dolar ekonomik kayıp doğurabileceği hesaplanmaktadır. Bu rakamlar, modern savaşın artık sadece cephede değil, küresel ekonomide de yıkım ürettiğini göstermektedir.
İran cephesinde ise tablo daha kırılgandır. Ülke ekonomisi yaptırımlar nedeniyle ciddi daralma yaşamış, enflasyon %40’ların üzerine çıkmış, para birimi değer kaybetmiş ve toplumsal refah ciddi şekilde gerilemiştir. Aynı zamanda İran’ın bölgesel vekil güçlerinin zayıflaması, ülkenin askeri ve stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Bu durum, aslında iki tarafın da klasik anlamda “kazanan” olamayacağı bir yıpranma sürecine girdiğini göstermektedir. Ancak bugünkü tabloyu geçmişten ayıran kritik bir risk vardır. Bizans ve Sasani savaşları sonrası ortaya çıkan boşluk yeni bir düzenin kurulmasına imkân vermişti. Oysa bugün ortaya çıkabilecek boşluk, düzen değil kaos üretebilir.
En tehlikeli senaryo şudur. ABD ve İsrail’in belirli bir noktadan sonra sahadan çekilmesi veya gerilimi kontrollü şekilde düşürmesi fakat geride parçalanmış bir bölgesel denge bırakması. Bu durumda İran ile Körfez Arap ülkeleri arasında doğrudan veya dolaylı çatışmaların artması kaçınılmaz hale gelebilir. Nitekim Körfez ülkeleri İran’ın bölgesel etkisinden rahatsızlık duymakta ve güvenlik mimarilerini yeniden şekillendirmektedir. Bu durum, bölge içinde yeni bir güç mücadelesinin zeminini hazırlamaktadır.
Böyle bir çatışmanın maliyeti yalnızca askeri ya da ekonomik parametrelerle sınırlı kalmayacaktır. Asıl yıkım, doğrudan İslam dünyasının kalbinde hissedilecektir. Ortaya çıkacak enerji krizi sadece fiyat artışı anlamına gelmez; başta Türkiye, Pakistan, Mısır ve Afrika’daki birçok Müslüman ülke için doğrudan hayat pahalılığı, üretim daralması ve sosyal huzursuzluk demektir. Enerjiye bağımlı ekonomilerde enflasyonun kontrolsüz seviyelere çıkması, gıda fiyatlarını tetiklemesi ve geniş halk kesimlerini yoksullaştırması kaçınılmazdır.
Ancak daha kritik olan, bu çatışmanın İslam dünyasını içeriden parçalayacak bir fay hattını tetiklemesidir. İran ile Körfez ülkeleri arasında yaşanacak bir gerilim, yalnızca devletler arası bir savaş olmayacak; mezhepsel gerilimleri yeniden canlandırarak toplumların içine işleyecektir. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi hâlihazırda kırılgan olan ülkelerde bu tür bir çatışmanın zincirleme etkisi, devlet otoritelerinin daha da zayıflamasına ve silahlı grupların alan kazanmasına yol açacaktır. Bu durum, 2011 sonrası Arap Baharı sürecinde görülen parçalanmanın çok daha derin ve kalıcı bir versiyonunu ortaya çıkarabilir. Bu tam da İsrail’in istediği plandır.
Demografik boyut ise en az ekonomik boyut kadar ağırdır. İran’ın yaklaşık 85 milyonluk nüfusu, Irak, Afganistan, Pakistan ve Körfez hattıyla birlikte düşünüldüğünde, olası bir savaşın tetikleyeceği göç dalgası yüz milyonları etkileyebilecek bir insani krize dönüşebilir. Bu göç hareketi Türkiye, Ürdün ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere İslam coğrafyasının kendi içinde büyük bir demografik baskı oluşturur. Bu da hem sosyal dengeleri hem de siyasal istikrarı sarsar.
Daha derin bir kırılma ise zihinsel ve ümmet bilinci düzeyinde ortaya çıkar. Böyle bir savaş, İslam dünyasının zaten zayıflamış olan ortak hareket kapasitesini tamamen ortadan kaldırır. Enerjisini dış müdahalelere karşı savunmaya değil, kendi iç çatışmalarına harcayan bir coğrafya, uzun vadede sadece ekonomik değil, medeniyet düzeyinde de gerileme yaşar. Eğitimden sağlığa, teknolojiden güvenliğe kadar tüm alanlarda bağımlılık artar ve bölge dış aktörlerin müdahalesine daha açık hale gelir.
Burada mesele sadece bir savaşın maliyeti değildir; bir medeniyet coğrafyasının kendi içinde çözülme riskidir. Bu nedenle İran ile Körfez arasında doğrudan ya da dolaylı bir çatışma ihtimali, sadece jeopolitik bir senaryo değil, İslam dünyasının geleceğini belirleyecek stratejik bir kırılma noktasıdır. Bu kırılmanın engellenmesi artık bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
Bu noktada tarihsel analoji daha da anlam kazanır. Bizans ve Sasani’nin birbirini tüketmesi, dışarıdan gelen yeni bir gücün önünü açmıştı. Bugün ise benzer bir tükeniş, bölgenin kendi içinde parçalanmasına ve uzun süreli iç çatışmalara yol açabilir. Yani bu kez “yeni bir düzen” değil, “kalıcı bir düzensizlik” ihtimali daha yüksektir. Bugün yapılması gereken, bu tarihsel hatanın tekrar edilmesini engelleyecek bir bölgesel akıl üretmektir. Türkiye’nin en önemli görevi ve ödevi bu olmalıdır. Bakmayın sosyal medyadaki trollerin içi boş, kışkırtıcı duruşlarına. Diplomasi, arabuluculuk ve bölgesel diyalog mekanizmaları, sadece bir tercih değil, bir zorunluluktur. Aksi halde, Roma ve Pers’in hikâyesi bu kez daha ağır bir bedelle yeniden yazılacaktır. Ancak bu sefer İslam ülkeleri kazanan bir güç değil, kaybeden bir coğrafya olacaktır.
