İran Saldırıları ve Netanyahu’nun “Altıgen İttifak” Planı
İşgalci İsrail'in Başbakanı Benyamin Netanyahu yine dikkatleri çeken bir çıkışta bulundu. 22 Şubat’ta kabine toplantısı öncesi yaptığı konuşmada bu kez adının da hazır olduğu bir ittifaktan söz etti: “Altıgen İttifak.”
İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı metne göre Netanyahu, “Orta Doğu çevresinde ve içinde ittifaklar altıgeni” kurmak istediğini söyledi. Hindistan’dan Akdeniz’e, Afrika’dan Asya’ya uzanan geniş bir çerçeve çizdi. Ama dikkat ediniz: İsim var, şekil var, metafor var; fakat somut bir mekanizma yok.
Bu tablo yeni bir jeopolitik mimari mi, yoksa iç politikaya dönük bir propaganda hamlesi mi, asıl cevabı verilmesi gereken soru bu.
“Şii Ekseni” Söylemi: Eski Düşman, Yeni Paket
Netanyahu konuşmasında radikal Sünni ve radikal Şii ekseni vurgusu yaptı. Gazze soykırımcısının "Radikal Şii Ekseni” dediği yapının merkezinde tahmin edileceği gibi İran var. Bu eksen; Filistin sahasında Hamas ve İslami Cihat, Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi bileşenleri ve Suriye’de eski yönetimi de kapsayan “Direniş Ekseni” olarak biliniyor.
7 Ekim 2023’te HAMAS’ın İsrail’in saldırılarına karşı başlattığı harekâtın ardından Tel Aviv yönetimi Gazze’de ağır bir katliam yaptı. Lübnan sınırında gerilim yükseldi. Suriye’de İran bağlantılı hedeflere yönelik hava saldırıları arttı. ABD’nin bölgeye uçak gemisi göndermesi ve İran’a “doğrudan müdahale etme” tehditleri de bu sürecin parçasıydı.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şu: İsrail, askeri olarak baskı kursa da İran’ın bölgesel ağını tamamen dağıtabilmiş değil. Tersine bölge daha da kırılgan hale geldi. Bu nedenle Netanyahu’nun “Şii Ekseni” söylemi yeni değil; sadece yeni bir ambalajla sunuluyor.
Asıl mesele: “Radikal Sünni Ekseni” kim?
Netanyahu’nun muğlâk bıraktığı kavram “Radikal Sünni Ekseni”. İsim vermiyor. Bilinçli bir belirsizlik söz konusu.
Burada birkaç katman var:
Birincisi, İsrail’in uzun süredir Körfez ülkeleriyle yürüttüğü normalleşme süreci. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Sudan ve Fas’la kurulan diplomatik ilişkiler bu çerçevede ilerledi. Suudi Arabistan ile perde arkasında yürütülen temaslar ise 7 Ekim sonrası askıya alındı.
İkincisi, BAE ve bazı Körfez yönetimlerinin Müslüman Kardeşler çizgisini tehdit olarak görmesi. Bu bağlamda HAMAS, Yemen’deki Islah Partisi ve bazı Sünni İslami yapılar kasıtlı bir şekilde “radikal” kategorisine sokuluyor.
Üçüncüsü ise daha geniş bir çerçeve: İsrail’in güvenlik doktrininde artık tehdit mezhebe göre değil, “devlet dışı silahlı aktör” kimliğine göre tanımlanıyor. Bu nedenle Sünni ya da Şii ayrımı retorik düzeyde kalsa da pratikte hedef, İsrail karşıtı tüm silahlı-silahsız yapılar.
Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e Uzanan Hat
Netanyahu konuşmasında Hindistan, Yunanistan gibi ülkeler yanında Güney Kıbrıs’ı da zikretti. Bu yeni değil.
Hindistan ile İsrail arasında savunma sanayi, istihbarat ve tarım teknolojileri alanında güçlü işbirliği var. Hindistan, İsrail’den insansız hava araçları ve füze sistemleri tedarik ediyor. Narendra Modi döneminde ikili ilişkiler ciddi şekilde derinleşti.
Doğu Akdeniz’de ise İsrail–Yunanistan–Kıbrıs Rum Yönetimi üçgeni enerji ve deniz güvenliği eksenli bir işbirliği yürütüyor. Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınmasını hedefleyen EASTMED projesi askıda kalsa da askeri tatbikatlar ve savunma işbirliği sürüyor.
Burada Türkiye’nin dışlandığı bir enerji-güvenlik hattı oluşturma arayışının izleri net olarak görülüyor. Ancak Gazze savaşı sonrası Doğu Akdeniz’de hatlar sarsıldı ve dengeler yeniden değişti. Bölgesel aktörlerin tamamı pozisyonlarını gözden geçiriyor. Konumlarını yeniden belirlemeye çalışıyor.
Netanyahu ciddi bir iç baskı altında. 7 Ekim süreci İsrail kamuoyunda büyük bir güvenlik travması oluşturdu. Rehinelerin akıbeti, Gazze’deki operasyonun maliyeti ve dışarıdan gelen sert eleştiriler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu’nun soykırımcı olduğunu tescil etmesi gibi gelişmeler hükümeti her şeye rağmen zorluyor.
Bu noktada “altıgen ittifak” söylemi, İsrail’in yalnız olmadığı, aksine bölgesel bir merkez olduğu algısını üretmeyi hedefliyor. Altıgen metaforuyla ise İsrail bayrağındaki Davud Yıldızı’na gönderme yaparak sembolik bir güç devşirmeye çalışıyor.
Ancak semboller, sahadaki gerçekleri değiştirmiyor.
İsrail, Arap ülkeleriyle normalleşmeyi Filistin başlığından bağımsız yürütmek istiyor. Fakat 7 Ekim sonrası Gazze’de oluşan tablo, Arap kamuoylarında derin bir öfke doğurdu ve yönetimler Gazze’yi yok sayarak İsrail’le bir ilişki geliştirmenin sonuçlarını kestiremiyor.
Suudi Arabistan açık biçimde çözüm olmadan normalleşmenin zor olduğunu ifade ediyor. Mısır ve Ürdün gibi ülkeler, Filistin meselesinin tamamen güvenlik eksenine hapsedilmesine mesafeli.
Dolayısıyla Netanyahu’nun “Şii ve Sünni radikalizmine karşı geniş eksen” söylemi şu an ayakları yere basmayan bir hedeften ibaret.
Büyük Resim Ne Söylüyor?
Bugün Orta Doğu’da üç ana dinamik var:
İran üzerinden yürüyen fay hatları,
Körfez ülkelerinin güvenlik merkezli politikaları,
İsrail’in güvenlik odaklı ve Filistin işgalinin üstünü örtme stratejisi.
Netanyahu’nun “altıgen ittifak” çıkışı bu üç dinamiği kendi lehine birleştirme arayışı olarak okunabilir. Ancak gerçek bir askeri-siyasi blok için ortak tehdit algısının yanında ortak siyasi vizyon gerekir.
Şu soru ortada duruyor: Filistin meselesi çözülmeden Arap dünyası İsrail İle tam bir stratejik ittifaka girer mi?
Cevap henüz net değil. Fakat şurası açık: Orta Doğu’da kalıcı ittifaklar sadece güvenlik hesaplarıyla değil, meşruiyet zeminiyle inşa edilir.
Netanyahu’nun altıgeni, şimdilik siyasi bir çizim. Bölgenin karmaşık gerçekliği ise cetvelle çizilen şekillere sığmayacak kadar derin.
Diğer yandan İsrail bir taraftan "ittifak" çıkışında bulunurken diğer yandan ABD ile birlikte dün itibariyle "Yehuda Kalkanı" adını verdiği saldırıları başlattı. İran da bu saldırılara karşı adını “Hayber Fethi Misillemesi” koyduğu karşı saldırı sürecini başlattı ve Körfez’deki ABD üslerini hedef aldığına dair görüntüler paylaşıldı. İsrail’in hedefi sadece İran değil elbette Netanyahu İran'ı etkisizleştirip işgal alanını daha da genişletmeye ve kafasındaki ittifakları hayata geçirmeye çalışacaktır. Ve bu planı başarılı olursa şüphesiz Türkiye de artık bir diğer hedef haline gelecektir.
Bu yazı tamamlandığında İsrail, İran içinde sivil yerleşim yerleri dâhil, Tahran, İsfahan, Kum, Kereç, Kermanşah gibi şehirlere saldırı başlatmış, ABD Başkanı Trump da savaşa dâhil olduklarını açıklamıştı. İran da geçen Haziran’daki 12 Gün Savaşı’nın aksine beklenmedik oranda daha hızlı yanıt vermeye başlamıştı. Bu saldırıların ne kadar süreceğine, ABD’nin asıl hedefinin ne olduğuna dair belirsizlikler de varlığını koruyordu.
Bu durumda bölge ülkeleri dâhil herkes şu gerçeği çok iyi bilmelidir; ABD’nin bir yere saldırması için herhangi bir gerekçeye ihtiyaç yok. Varsa da o gerekçeyi uydurmakta oldukça mahir(!) olduklarını yaşananlar şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermiş oldu.
ABD için asıl hedef İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Az veya çok İsrail’i tehdit eden her ülke, her yapı ABD’nin doğal hedefidir. Bu hukuk tanımazlığa, müzakere ediyormuş gibi yapıp saldırı planları yapanlara, kendi güçlerine tapanlara karşı ortak hareket etmeyen kim varsa bugün ya da yarın er ya da geç bu saldırıların mutlaka muhatabı olacaktır.
