menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dün Venezuela, bugün İran; dünya nereye gidiyor?

11 1
01.02.2026

Tarih doğrusal şekilde ilerlemez, kırılmalarla yol alır.

Ve bugün yaşadığımız dönem, işte bu kırılma zamanlarından birisidir.

Fransız İhtilali sadece bir rejim değişikliği değildi. O gün insanlık meşruiyetin kaynağını değiştirdi. Krallar gitti, uluslar geldi. Ama öncesinde olmayan adalet o değişimle de gelmedi.

1897’de toplanan Siyonist Kongre bir fikir beyanıydı.

1917’de Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulacağı fikrini ete-kemiğe büründüren Balfour Deklarasyonu bu fikri, siyasi bir vaade dönüştürdü.

Aynı yıl Osmanlı’nın Kudüs’ten çekilmesiyle de tarihte bir boşluk oluştu.

Tarih boşluk kaldırmaz. Boşalan yere mutlaka bir proje yerleşir.

1929 Büyük Buhranı’nı hatırlayalım.

Bu sadece bir ekonomik kriz değildi.

Buhran, insanın sisteme olan inancının çöküşüydü.

Ve o çöküş 1939’u, yani büyük bir insanlık felaketini doğurdu.

Büyük Buhran, Ekim - 1929 yılında başta ABD’yi sonra bütün dünyayı kasıp kavurdu. Bu devasa ekonomik kriz dünyayı 1939’da 70 milyon insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı’na taşıdı.

Bugün yaşadıklarımız, o buhranın farklı bir yansımasıdır. Dünya bir felakete doğru gidiyor. Bugün aynı sorunlar, farklı araçlarla karşımızda durmaktadır.

1945’te Yalta’da bir dünya düzeni kuruldu.

Sınırlar belliydi, güç odakları belliydi, kurallar en azından kağıt üzerinde vardı. Ama bu düzen 1991’de sona erdi.

Soğuk Savaş bitti ama adalet yine gelmedi.

Tek kutuplu bir dünya oluştu ama bu dünya düzen üretemedi.

Bugün artık yeni bir dönemin içindeyiz. Ben de buna son zamanlarda sıkça kullanıldığı gibi “Yeni Ortaçağ” diyorum.

Yeni Ortaçağ’da devletler zayıflıyor, şirketler güçleniyor, hukuk geri çekiliyor, güç öne çıkıyor.

Eskiden Ortaçağ’da ne vardı?

Gücü olan kale inşa eder, güvenliğini sağlardı. Bugün gücü olan ülkelere çöküyor.

Bugün düzenin adı Gücü yeten, yetene düzenidir.

Haklı olan değil, güçlü olan kazanıyor.

Mazlumun değil, sesi yüksek çıkanın sözü geçiyor.

İşte tam da bu yüzden bizim yeniden ahlakı, yeniden adaleti, yeniden insanı merkeze alan bir dünya tasavvurunu konuşmamız gerekiyor.

Biz güce tapınan bir dünya değil, adaleti esas alan bir düzen istiyoruz.

Çünkü biliyoruz ki:

Güç adaletle birleşmezse, insanlık yeniden karanlığa sürüklenir.

Ayrıca bugün dünyada yaşanan krizleri doğru anlayabilmek için sadece siyasete değil, coğrafyaya ve ticaret yollarına da bakmak zorundayız.

Yeryüzünde toplam yedi ana su yolu vardır.

Bunların beşi, deniz ticaret yolları olarak doğrudan ya da dolaylı şekilde İslam ülkelerinin bulunduğu coğrafyalardan geçiyor.

Dünya ticaretinin büyük bir kısmı hâlâ denizler üzerinden yapılmaktadır.

Küresel deniz ticaretinin yaklaşık üçte biri Akdeniz’de........

© Milli Gazete