Mutedil kalmanın bedeli Türkiye’de yeni yalnızlık biçimi
Türkiye’de uzun zamandır siyasetin en büyük açmazlarından biri, stratejik aklın eksikliği değil belki ama stratejik ufkun sürekli taktik reflekslere kurban edilmesidir. Devlet aklı, parti aklı, ideolojik akıl ya da toplumsal reaksiyonlar… Hepsi çoğu zaman günü kurtarmaya odaklanan bir “tedbirler siyaseti” içinde hareket ediyor. Oysa toplum dediğimiz şey, yalnızca kriz anlarında hizaya sokulacak bir kitle değil; uzun tarihsel hafızası, ahlaki kodları, sembolleri ve ontolojik yönelimleri olan canlı bir organizmadır.
Türkiye’nin son iki yüz yıllık hikâyesi biraz da bu gerilim üzerinden okunabilir: Toplumu dönüştürmek isteyenlerle, toplumun kendi tarihsel ritmini koruma çabası arasındaki gerilim. Bugün ise bu gerilim başka bir evreye girmiş durumda. Eskiden merkez-çevre çatışması daha belirgindi. Devlet elitleriyle muhafazakâr toplum arasında daha net fay hatları vardı. Şimdi ise aynı fay hattı muhafazakâr dünyanın kendi içinde oluşuyor. Çünkü bugün mesele yalnızca “mütedeyyin olmak” değil; aynı zamanda “mutedil kalabilmek” meselesidir. Ve belki de çağımızın en zor şeyi budur.
Bir tarafta her tür ahlaki kaygıyı “gericilik”, her türlü metafizik duyarlılığı “irrasyonellik” olarak gören seküler kibir hâlâ etkisini sürdürüyor. Diğer tarafta ise dini, öfkenin ve kimlik savaşlarının aparatına dönüştüren yeni bir reaksiyoner dil büyüyor. Bu iki sıkıştırıcı alan arasında kalan mutedil insanlar ise gittikçe görünmezleşiyor. Çünkü bugün Türkiye’de mutedil olmak çoğu zaman iki taraf açısından da “yetersiz” görünmek anlamına geliyor.
Seküler cenahta yeterince modern bulunmuyorsunuz; muhafazakâr cenahta ise yeterince sert, yeterince öfkeli ya da yeterince sadık görülmüyorsunuz. Böylece düşünce yerini sadakat testlerine, ahlak yerini aidiyet gösterilerine bırakıyor. Oysa asıl kriz tam burada başlıyor. Çünkü toplumlar yalnızca radikalliklerle ayakta kalamaz. Sürekli alarm........
