menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hangi Taraf?

15 0
07.03.2026

Türkiye’de futbol hakkında konuşmak zordur. Çünkü çoğu zaman aslında futbol konuşulmaz. Konuşulan şey daha çok taraftarlık, aidiyet ve mahalle savunusudur. Bir maçtan sonra açılan tartışmalara bakın: Hakem kararları, penaltı olup olmadığı, VAR’ın neden devreye girmediği, rakip takımın nasıl kollandığı… Saatlerce, günlerce süren bu tartışmaların sonunda futbol hakkında gerçekten ne öğrenmiş oluruz? Büyük ihtimalle hiçbir şey.

Oysa futbol, sadece sahada oynanan doksan dakikalık bir oyun değildir. Futbol aynı zamanda bir kurumlar meselesidir, bir ekonomi meselesidir ve belki hepsinden önemlisi bir zihniyet meselesidir. Bugün Türkiye futbolunun içinde bulunduğu tabloya bakıldığında bunu görmek zor değil. Kulüpler ağır borç yükleri altında eziliyor. Avrupa kupalarındaki performans ise son kertede pek iç açıcı görünmüyor. Altyapıdan yetişen oyuncu sayısı sınırlı. Futbol ekonomisi sürdürülebilir olmaktan uzak.

Bu tablo artık inkâr edilemeyecek kadar açık. Nitekim futbol dünyasının merkezindeki bazı isimler de zaman zaman bunu kabul ediyor. Fakat kabul etmek ile gerçekten yüzleşmek arasında ciddi bir fark var. Çünkü yüzleşmek demek, sorunun sadece sonuçlarına değil köklerine bakmak demektir.

Türkiye’de futbol tartışmalarının en büyük sorunu tam da burada ortaya çıkıyor. Futbol üzerine konuşanların önemli bir kısmı meseleye yapısal bir perspektiften bakmak yerine, kulüp merkezli bir refleksle yaklaşıyor. Futbolun kendisi değil, kulübün çıkarı tartışmanın merkezine yerleşiyor. Bu nedenle her eleştiri hızla bir “taraf” meselesine dönüşüyor.

Bir kulübü eleştirdiğinizde rakip takımın sözcüsü ilan edilmeniz an meselesi. Kendi kulübünüzü eleştirdiğinizde ise “iç düşman” muamelesi görmeniz mümkündür. Böyle bir atmosferde futbol üzerine serinkanlı bir tartışma yürütmek zaten başlı başına zor bir iş hâline geliyor.

Bu durum aslında Türkiye’nin genel kamusal tartışma kültüründen bağımsız değil. Siyasette olduğu gibi futbolda da kutuplaşmış mahalleler var. Her mahalle kendi hakikatini üretiyor ve diğer mahalleleri çoğunlukla bir rakip ya da düşman olarak görüyor. Futbol tartışmaları da bu mimarinin içinde gerçekleşiyor.

Oysa futbolu gerçekten anlamak için biraz geri çekilip daha geniş bir açıdan bakmak gerekiyor. Futbolu sadece üç büyük kulübün gündelik rekabeti üzerinden değil, bir bütün olarak ülkenin futbol ekosistemi içinde değerlendirmek gerekiyor. Altyapıdan yönetime, futbol ekonomisinden taraftar kültürüne kadar uzanan geniş bir alanı birlikte düşünmeden Türkiye futbolunun neden gerilediğini anlamak mümkün değil.

Bu yüzden futbol üzerine yapılan bazı eleştirilerin sert bulunması aslında şaşırtıcı değil. Çünkü geniş açıdan bakmak çoğu zaman alışılmış ezberleri bozar. Ezberlerin bozulması ise rahatsızlık yaratır. Ama belki de tam da bu rahatsızlık gereklidir.

Türkiye’de görev yaptıktan sonra başka liglerde büyük başarılar elde eden birçok teknik adamın söyledikleri hâlâ hafızalarda. Bu sözlerin ortak noktası genellikle aynı yere işaret eder: Türkiye’de futbol büyük bir potansiyele sahip ama bu potansiyeli yönetecek kurumsal akıl ve düşünme biçimi çoğu zaman eksiktir. Aslında mesele çok basit bir soruda düğümleniyor: Biz futbolu gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa sadece kendi tarafımızı savunmanın bir aracına mı dönüştürüyoruz?

Eğer ikinciyi yapıyorsak futbol konuşmuyoruz demektir. Sadece kendi kalemizi savunuyoruzdur. Futbolun gelişmesi için iyi oyuncular, iyi teknik adamlar ve güçlü kulüpler elbette önemlidir. Ama belki hepsinden önce gerekli olan şey iyi düşünme biçimleridir. Çünkü futbol bazen bize toplum hakkında da bir şey söyler. Ve bazen bir ülkenin futboluna bakarak o ülkenin kamusal aklının ne durumda olduğunu da az çok anlayabilirsiniz. Hoşça bakın zatınıza…


© Milli Gazete