menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kendini sömürten iktidarlar

12 0
11.03.2026

Genel olarak sömürme eylemi manevi ve maddi durumu bakımından farklı, üstün ve değişken olan birinin diğeri üzerinde etkide bulunması ve hakimiyetini kabul ettirmesi şeklinde basitçe ifade edilebilir. Ancak etkide bulunma, herhangi bir şekilde farklı niteliğe sahip olma, üstün bir konumda bulunma, doğal ve kaçınılmaz olarak sömürme niyetini, amacını ve eylemini doğurmayabilir. Sahip olunan dünya görüşü, varlık, insan, evren vb. inanç ve anlayış, sömürmeye engel oluşturabileceği gibi, aksine benimsenen inanç ve anlayışın gerçekliğini ispat etme, hatta böyle olmasa bile öyle gösterilmesini bir gereklilik ya da zorunluluk olarak da ortaya koymaya ihtiyaç duyabilir.

Farklı bir açıdan “Batı” ve “Doğu” kavramlarının çağrıştırdığı bir yaklaşımla iktisadi gelişmeyi irdeleyen Yusuf A. Kalyoncuoğlu, “Batı Nasıl Kazandı-Doğu Neden Kaybetti” (Scala Yayıncılık, İstanbul 2021) adlı çalışmasında, tarihi süreçte ileri bir düzeydeyken “Doğu”nun “sömürme” niyet ve eylemine başvurmadığını, özellikle Coğrafi Keşiflerin başlatılmasıyla birlikte “Batı”nın sömürmeyi sadece niyet halinde tutmayıp çok yönlü bir dünya görüşü, onun somut ifadesi olan sömürgeciliği uyguladığı ve geliştirdiğine dikkat çeker. Burada “sermaye birikimi” farklılığı sağlayan bir anahtar işlevi üstlenir. Kuşkusuz Kalyoncuoğlu iktisat olgusunu merkeze alarak irdelemelerde, değerlendirmelerde ve yorumlarda bulunmaktadır. Böyle bir yaklaşım belli ölçüde ufuk açıcı olmakla birlikte, bütüncül bir yaklaşım olarak asla göz ardı edilmemesi gereken “uygarlık” olgusunun vurgulanmasına ihtiyaç da vardır.

Sömürme eyleminin iki taraflı düşünülmesi durumunda, çünkü en azından hukukun insan eylemini kavrayış biçimi temel alındığında, ortada nesnel bir ilişkinin varlığını temel almak kaçınılmazdır. Sömürme niyet, istek, amaç ve uygulamasına yönelmiş olan tarafın iradesinin çeşitli biçimlerde beyan edilmiş olmasının tespiti öncelikli olarak belirlenmek durumundadır. Buna karşılık sömürmeyi kabul eden ya da kabul etme durumunda kalanın iradesinin beyanı, çoğunlukla açık olmamakla birlikte, farklı etmenler çerçevesinde “rıza” düzeyinde bile olsa belirlenmesi ve tespiti mümkün olabilir. Gerçekten sömürme politikalarının uygulanma süreçlerinde sömürülenin “rıza”sının oldukça farklı biçimlerde gerçekleştiği görülebilmektedir. Sözgelimi Coğrafi Keşiflerin ilk evresinde Afrika halklarına karşı uygulanması güç üstünlüğünün doğrudan yansıması şeklinde kendini göstermiştir. Üstün gücün kullanılması ortaya çıkan ihtiyaçların karşılanmasına göre nitelik değişimine uğramıştır. Köle pazarlarında satılma, tarımda ucuz emek olarak istihdam edilme böyledir.

Devletler ve yönetimler evresinde sömürme politikaları köklü değişimlere uğrayarak, sadece insan ve toplum olguları temelinde değil, devlet ve yönetim biçimlerinin özü ve nitelikleri bağlamında dönüşüme tabi tutulmuş ve şartlara göre değişimler gerçekleştirilmiştir. XX. yüzyılın başlarında hukuki ve siyasi bir gelişmişlik örneği olarak sistemleştirilmeye çalışılmış “Mandat” devlet kavramı nice bir zamandır kullanılmamaktadır. Ancak bu sistemin dayandığı niyet, istek, amaç ve uygulama, özü itibarıyla korunarak yeni bir düzenek olarak uygulanmaktadır. Bugün Ortadoğu’daki devletler, Mandat’cısı değişmiş olsa da, statüleri “Mandat” olarak sürmektedir. İşte İran İslam Cumhuriyeti böyle bir çetin sınavın muhatabı konumunda bulunmaktadır. Yani sömürü politikasına karşı bağımsızlığı, hakimiyet hakkının, dolayısıyla onurlu olma ve kalmanın sınavını vermektedir.


© Milli Gazete