Duyu, Duygu ve Düşünce Arasında İnsan!
İnsan, ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) sırrına mazhar olduğunu unuttuğu anlarda, kendi bütünlüğünü gözden kaçırır. Çünkü o, yalnızca madde âlemine sıkışmış düşünen bir beden değil; aynı zamanda hisseden bir kalp ve ilahi nefesi taşıyan bir ruhtur. Ne var ki asrımızın gaflet perdeleri ardında insanın bu üç temel yönü—bedeni (duyuları), kalbi (duyguları) ve aklı (düşüncesi)—arasındaki o mukaddes bağ kopmuş gibidir.
Duyuların cezbesi, insanı kesret (çokluk) âleminde, yüzeyde tutar. Sadece görülen, dokunulan ve tüketilen fani şeyler hayatın merkezine yerleştiğinde, insan nefsinin en alt basamağı olan nefs-i emmareye esir düşer. Bu düzlemde insan, varlığını hissetmek için sürekli dış dünyanın sahte putlarına ihtiyaç duyar. Ancak insan bilmez ki yalnızca zahire (görünen maddeye) yaslanan bir yaşam, derinlikten yoksun manevi bir ölümdür; anlık hazların peşinde koşarken insanı içsel bir yoksulluğa sürükler. Anlık hazların peşinde koşarken insanı derin bir yoksulluğa sürükler. Bu, eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi) olan insanın, tefekkürden uzaklaşıp yalnızca tüketen bir varlığa indirgenmesidir. Bir başka deyişle; incelmiş bir hayvanilik hâlidir: tepki veren ama anlamayan, tüketen ama üretmeyen bir varoluş…
Duygular ise insanı içsel bir âleme taşır. Ancak İlahi aşktan ve fıtrattan kopuk bir duygusallık, insanı masivanın (Allah'tan gayrı her şeyin) içinde boğar. İnsan, nefsanî hislerinin içinde kaybolduğunda, hakikat ile kuruntunun sınırlarını ayırt edemez. Oysa kalp, nazargâh-ı İlahîdir (Allah'ın tecelli ettiği yerdir). Tek başına, pusulasız bırakıldığında insanı kendi........
