Erbakan Hoca'mız ve Çanakkale Savunması
Çanakkale Zaferi’nin tarihimizdeki yeri çok önemlidir.
Vatan savunmasının yanında İslam’ın, Kur’an’ın, mukaddesatımızın ve özellikle Saltanat ve Hilafet’in savunmasıdır. Bütün bunların savunulması için Çanakkale son kaledir.
Öte yandan Çanakkale savunması çok yönlü özellikler taşımaktadır. Milletimizin ve Mehmetçik’in fedakârlığı, imkânların kısıtlılığı, dünya Müslümanlarının ilgi ve alakası, Hilal ile Haç’ın mücadelesi, Bedir ruhunun şahlanması gibi özellikler.
Erbakan Hoca’mızın Çanakkale savunmasına bakışı da tam bu şekildedir. O bugünkü yapılması gereken cihadı hep Çanakkale savunmasına benzetmiş ve o ruhu diriltmeye çalışmıştır. Denilebilir ki hocamız kendi liderliğinde yapılan çalışmaları adeta Çanakkale siperlerinde yapmıştır. Hep Çanakkale’yi savunur gibi benimsemiş ve benimsetmeye çalışmıştır.
Şu sözlerini duymayan yoktur:
“Bir insan, Alpaslan olup Malazgirt şahlanışını yaşamadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul surlarına bayrağı dikmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa'nın içlerine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi ya Allah, diyerek namluya sürmeden, İstiklal Savaşı’nda Sakarya siperlerine girmeden, mücahit olup Kıbrıs Harekâtı’na katılmadan Milli Görüş nedir anlayamaz!”
Siyasi hayatı boyunca hep bu benzetmeleri yaparak Milli Görüşçüleri mücadeleye teşvik etmiştir.
Biz de bu ruhu benimseyerek peşinden gitmeye çalışmakla beraber, Çanakkale’de olanları hep merak ediyorduk. Bu merakımızı gidermek için o toprakları ziyaret edip olanları yerinde anlamalıydık. İşte 1998 yılının baharında ailece o mekânlara yaptığımız bir ziyaret hayatımızda bambaşka bir kapı açtı. Çanakkale şehitlerinin maneviyatı o kadar güçlü idi ki, şahsımızla ilgili büyük bir çekim sahası oluşuverdi. Artık Çanakkale ile yatar, Çanakkale ile kalkar olduk. Yeni bir ziyaret, bir daha, bir daha… Kütüphaneler, konunun uzmanları, internet siteleri, eski kitap ve doküman araştırmaları bizde adeta bir takıntı haline geldi.
Kısa süre sonra bir de baktık ki, bizim eriştiğimiz bilgi ve belgeler çevremizde hiçbir kişide yok. Erbakan Hoca’mız da yine Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu işleyip duruyor. Kendisi ile yaptığımız özel görüşmelerin birinde konuyu açtık ve eriştiğimiz bilgilerin bir iki tanesini naklettik. Şu mealde bir şey söyledi:
-Bu kadar araştırma yapmış ve bilgi toplamışsın. Bu bilgilerin sende kalması seni vebale sokar. Bunları bir kitap halinde yayımlarsan herkes faydalanır. Hadi bakalım çalışmalara başla!
-Hay hay hocam, baş üstüne!
Dedik, kısa süre içinde 2003 yılında “Şu Boğaz Harbi” isimli kitabımızı yayımlamayı ve Erbakan Hoca’mıza takdim etmeyi başardık. O da o programlarında övgüyle bahsederek bu kitabımızı Milli Görüşçülere ilan ve tavsiye ediyordu.
Bu kitabımız olağanüstü bir teveccüh gördü. Hemen ertesi sene “Hilelerle Çanakkale” kitabımızı da yayınlamayı başardık. Şükürler olsun şu ana kadar bu iki kitabımız 20’şer, 30’ar baskı yaparak geniş kitlelere yayıldı.
Bu Bayrak isimli şiirimizin de hocamızın o sözlerinden ilham alınarak, konu edinerek yazıldığını okuyanlar fark edeceklerdir.
Erbakan Hoca’mızın ve camiamızın nezdinde artık biz “Çanakkale Uzmanı” oluvermiştik. Konu ile ilgili yoğun konferanslar, televizyon ve radyo programları, ziyaret rehberlikleri gibi faaliyetlerimiz böylece başlamış oldu. Erbakan Hoca’mız o tarihten sonra Çanakkale ve Seyit Çavuş konusunu konuşacak olsa, önce bizim ismimizi anar, bizi yanına çağırır, sonra konuyu anlatırdı.
2010 yılında İstanbul’da kutlanan İstanbul’un Fethi programından önceki saatlerde yine biz, gençlerle beraber gittiğimiz Çanakkale Şehitlik ziyaretinden dönmüştük. Eve gidip üstümüzü bile değiştirmeden doğruca İnönü Stadyumu’na gidip hocamızın elini öpmüş ve kendisine:
-Hocam Çanakkale şehitlerinin ziyaretinden dönüyoruz. Şehitlerimizin size taze selamlarını getirdik!
Dedik. Elimizi tuttu bırakmadı. Gözlerimize baktığında iki damla yaşın titreyerek gözlerinden çıktığını fark ettiğimizde biz de duygu seline kapıldık. Bir müddet bakıştık ve bize dedi ki:
-Allah senden razı olsun. İki cihanda aziz olasın. Bu hizmetin dolayısıyla o şehitlerin dua ve şefaatleri sana yeter! Bizim selamlarımızı da onlara götür.
26 Şubat’ı 27 Şubat’a bağlayan gece.
Erbakan Hoca’mız Çanakkale Şehitliklerinin siperleri arasında bir mekânda bir masa başında çalışıyor. Bulunduğu mekân bir mahzen. Masasının üzerinde bir takım kâğıtlar, çizimler planlar var. Elindeki cetvelle bir takım mesafeleri ölçüyor, notlar alıyor. Yanına yaklaştık, selam verdik. Selamımızı aldı. Biz:
-Hocam siz bu mahzende ne yapıyorsunuz?
-Çanakkale siperlerinin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Yeni planlar yapılması lazım. Bu konuda çalışıyoruz!
-Hocam biz de yeni bilgiler bulduk. Kitabımızı genişleteceğiz. Bizi takip ediyorsunuz zaten!
-Evet, hepsini biliyorum. Aman bu çalışmalara devam et. Allah yardımcınız olsun!
Dedi. Sonra etrafı inceledik. Tavanda dar bir çıkış yolu olduğunu gördük. Dedik ki:
-Ama hocam burası havasız bir mahzen. Sizin sağlığınıza uygun bir mekân değil. Önce sizi buradan çıkarıp daha müsait ve ferah bir ortama götürmemiz gerek. Biz hemen sizi buradan çıkarmanın çarelerini arayalım.
Diyerek yukarıdaki çıkışa erişmek için bir seyyar merdiven aramaya başladık. Ama uyanıverdik.
O gecenin devamında hep Çanakkale siperleri ve Erbakan Hoca’mız ile ilgili rüyalar gördük. Ertesi günü Pazar günü idi. Saadet Partisi İstanbul İl binasında Milli Görüşçü Orduluların bir çalışması vardı, oraya katıldık. Ama aklımız fikrimiz gece gördüğümüz rüyada idi. Toplantı devam ederken aldığımız haberle yığılıp kaldık.
Hocamız vefat etmişti.
O artık gitmişti. Çanakkale siperlerini yenileyip, yeni ve ferah bir mekâna intikal etmişti. Çanakkale’nin çağımızdaki müdafii bu dünyadan göçmüştü. Bizi öksüz ve yetim bırakarak.
15 yıldır öksüz ve yetimiz…
Makamı şehitlik, mekânı cennet olsun!
Cihat çağrısı geldiği anda Emir’den,
Hazır atlara biner biner giderlerdi;
Şehitlik anı geldiği anda, hep birden,
Yüksek katlara, biner biner giderlerdi.
