menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Varlık İçinde Yokluğu Savunmak

10 0
12.03.2026

Hayâlî Efendi’nin, “Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler” beyti, "Denizin içindeki balıklar, denizi bilmezler" manasına gelir. Bu beyit insanın içinde bulunduğu nimetlerin, hayatın veya hakikatin farkına varamaması, yanı başında olana kör kalması durumunu anlatır. Bu durumun bariz örneklerinden biri, İslam Birliği ya da ittihâd-ı İslâm ve’l-müslimîn kavramı için de geçerlidir. Ülkemizdeki mütefekkirler arasındahala İslam Birliği’nin lüzumunu, imkânını ve yollarını tartışıla dursun bu alanda ciddi pratiklerin gelişti. Mütefekkirlerin aralarında cereyan eden bu tartışmalar ise hala teorik bazı ilmi celseleri aşamıyor. Suyun içindeki mâhiler benzetmesinin tam da bu durumu özetlediğini söyleyebiliriz. Suyun dışına çıkmış olsaydık suyun hakikatinin var olduğunu görmek mümkün olacaktı. Eşyanın hakikatinin sabit olduğuna inandığımız için bu suyun da mevcudiyeti konusunda tereddüdümüz olamaz.

İslam Birliği ifadesinin bir diğer karşılığı ittihad-ı İslâm şeklindedir. Her kavramın bir sözlük bir de terim manası bulunduğu için kavramın lügat manası üzerinde durmak gereklidir. İttihad, “birlik ve tek başına olma” anlamına gelen VHD kökünden türemiştir. Kökün birlemek manasını ifade etmek istediğimizde köke, kökün ortanca harfinin türünden bir harf daha ekleriz ve kökü VahHaDe, YuvahHiDu, teVHîD kalıbına dönüştürürüz. Yazdığımız büyük harfler kök harfleri göstermektedir. Burada köke eklenen h harfi, kökü üç harfli olmaktan çıkarıp dört harfli bir hale getirmiştir. Harflerin çoğalması, anlamında zenginleştiğine delalet eder. Birlik manası, bir şeyi birleme ve tek olduğunu söyleme manasını kazanmıştır. Allah’ı bir ve tek olduğunu söylemeye tevhîd denir ki tevhid, onun dışındaki tüm varlıkları reddedip yalnızca onun tek ilah olduğunu kabul etmektir. La ilâhe illallah sözü, onu birlediğimizi ve tekliğini itiraf ettiğimiz anlatır.

Tevhid ve ittihad aynı kökten gelir ve her ikisi da kaynağını vahiyden alır. Çünkü tevhid’e inananlar, ittihad’ı savunurlar. Kök birleşme ve dayanışma anlamı ifade etmek için ittihad kalıbına dönüştürülmüştür. Bu defa VHD kökü, beş harfli bir hale gelmiş ve iVteHaDe şeklini almıştır. Asıl kalıpta bulunan vav harfi, te’ye dönüşmüş ve ivtihâd olan mastar, ittihâd halini almıştır. Görüldüğü gibi Müslümanların birleşmesini anlatan bir kelimenin morfolojik yapısı bile başlı başına gramer alanında bir gayret gerektiriyor. İttihadın zıddı, tefrikadır; ittihad, cemaat yani topluluk olmayı sağlarken tefrika, fırka fırka yani grup grup olmaya neden olur. FRK kökünden gelen tefrika, farklılıkları merkeze alıp ayrık gruplar oluşturmaktır; cemaati bölmektir ve haramdır. İttihâd-ı İslâm’ın kavram olarak ise şöyle tanımlanmıştır: “XIX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle II. Abdülhamit döneminde Müslümanlar arasında birlik sağlayarak sömürgeciliğe karşı koymayı amaçlayan siyaset için kullanılan tabir”. (DİA) Bu kelime sesli bir şekilde söylenmeye başlamadan önce de Müslümanlar arasında farklı ırk ve mezhepten kişilerin birlik halinde bulunmasını ifade edine uhuvvet-i İslam ve ittihâd-ı din kavramları kullanılıyordu.

Müslümanlar birlik olmayı, küffara karşı tek bir saf halinde cenk etmeyi ve sıkılmış bir yumruk gibi zulme darbe vurmayı II. Abdülhamit (ö. 1909) sayesinde öğrenmiş olsaydı ittihâd-ı İslâm’ın kul yapısı olduğu savunulabilirdi. Ayetlerin ve hadislerin Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı emreden uyarıları olmasaydı bu kavramın bir liderin ürettiği siyasi bir kavram olduğu yakıştırması yapılabilirdi. Oysa Hz. Peygamber’den itibaren Müslümanların kendileri adına karar aldıkları, Müslümanların topraklarını müdafaa etmek için hep birlikte harekete geçtikleri vakidir. Onları birleştiren en önemli unsur, sımsıkı sarılmaları emredilen Allah’ın ipi’dir. Allah’ın ipi ifadesinin geçtiği ayet şöyledir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (habl) sımsıkı tutunup yapışın; bölünüp parçalanmayın (lâ teferraqû).”Ali imrân 3/103)

Ayet, ensar ve muhacirlerin cahiliye döneminde kendilerini toplumsal uçuruma götüren kabilecilik, ırkçılık, tahakküm isteği, zulüm ile söz geçirme gibi davranışlardan kaçınarak Allah’ın dinine sarılmalarını emretmektedir. Çünkü bu din sayesinde kardeşler topluluğu haline gelmiş ve bir birlerini sevmişlerdir. Ayette geçen iplik kelimesine Abdullah b. Mesud “Cemaat” (Birlik, Topluluk); Zeyd b. Ali “Kur’an ve Cemaat” anlamı yüklemiştir. Bu anlamı izah etmeden önce klasik dönemdeki iki müfessirin yorumuna da değinmeyi gerekli görüyoruz: Habl kelimesiyle ilgili Mukatil b. Süleymân, “Allah’ın dini demektir. Yahudi ve Hristiyanlar gibi dini tartışmalar yaşayıp gruplara bölünmeyin” açıklamasına yer vermiştir. Taberî ise şöyle demiştir: “Habl yani iplik, amacınıza gerçekleştirmenizi sağlayan ve sizi ihtiyacınıza ulaştıran sebep ve vasıta demektir. Bundan dolayı Kur’an’da bir insana emân vermeye, habl denmiştir (Ali imrân 3/112). Eman ile ipliğin benzerlik yönü şudur: Eman bir ipliktir çünkü öldürülme korkusunu, itilip kakılma ve aşağılanma endişesini ortadan kaldıran sebep ve vasıta odur.” Bu cümlelerden sonra Taberî, bu açıklamayı teyit eden Abdullah b. Mesud gibi ashaptan kişilerin “iplik, cemaat (topluluk) halinde olma; cemaatten (İslam topluluğundan kopup fırka fırka olmama)” şeklindeki görüşlerini sıralar. Buna göre insanları Allah’a ulaştıracak bu iplikle anlaşılan şey, cemaat halinde yani birlik halinde olmaktır. Bizi Allah’ın rızasına ve toplumsal mutluluğa ulaştıracak olan cemaatle yani Müslümanların topluluğuyla bir arada olmaktır. Müslüman toplumu terk edip kâfirlerle bir arada bulunmaya ve onlarla birlik halinde olmaya çalışmak, Allah’ın ipinden kopmaktır. Bundan dolayı Abdullah b. Mesud konuşmalarında birinde, “Müslümanların yöneticilerine itaat ediniz ve Müslüman cemaatinden kopmayınız! Çünkü cemaat (yani Müslümanların birliği) Allah’ın kopmaz ipidir” demiştir. Buna göre Müslümanlarla birlik halinde olmak yani ittihad içinde bulunmak, tevhide ulaştıran bir vesiledir.

İttihâd-ı İslâm ile ilgili konuştuğumuzda kadim düşmanımız olan Siyonistlerin biz Müslümanlar hakkında ne düşündüklerini göz önünde bulundurmak elzemdir. Müslümanlar ayrı ayrı gruplar ve mezhepler halinde olduğunu düşünse de Siyonistlere göre “Müslümanlar bir cemaat yani topluluk”tur. Onlar, Müslümanları katlederken her hangi bir mezhebe ayrıcalık ya da imtiyaz tanımadıkları gibi merhamet de etmezler. Siyonistlerin bu tavını gösteren bir resim, işgalci İsrail ordusu tarafından hazırlanıp resmi hesaplarda servis edildi. Resmin üzerine “İsrail’in düşmanı teröristler” başlığını koydular. Görselde, “şeytanın adamları” olan Siyonistlere karşı “Kudüs’ü savunurken şehit düşen kişilerin” resimleri yer alıyordu: İran’dan Seyyid Ali Hameney, Gazze’den Yahya Sinvar, Muhammed Sinvar ve Muhammed Dayf, Yemen’den Muhammad Abdulkerim el-Gamarî, Lübnan’dan Seyyid Hasan Nasrallah bir görselde birleşmişti. Mezhepleri farklı olan bu insanlar, Siyonistlere karşı birleşmişlerdi. Resmi gördüğünüzde bir İttihâd-ı İslâm Tablosu’na baktığınızı anlayabilirsiniz. Hepsi, hayatları boyunca ortak cephede Siyonizm’e karşı savaşmışlar ve öldüklerinde de aynı tabloda yer almışlardı. Aslında İslam Birliği kurulmuş ve cephelerde sömürüye karşı bir yumruk gibi çarpışıyordu. İslam Birliği’ne inanmayanların ve içinde yer almayanların bu tabloda resmi olmayacaktır. Zaten yoktu da! Ne benim, ne senin, ne de İslam önderi sandıklarımızın!


© Milli Gazete