İslâm’ın yüceliği
Müslümanların tartışıldığı, onların şahsında İslâm’a dönük saldırıların olduğu bir süreçten geçiliyor. Bunun gerekçesi de İslâm’ı temsil eder görünenlerin tutumu oluyor. Söz konusu saldırıları fırsat bilenler var. Tarihin hemen her dönemlerinde olabilen durumlardır bunlar. Hıristiyanlığın yetersizliğinden ve sapmalardan ötürü, insanlığın İslâm’a yönelmesi doğal olarak onları rahatsız etmiş, Haçlı seferlerini başlatmış. Sonuç alamayınca onları tanımak, bilmek ve ona göre tedbir almak için oryantalist seferlere yönelmiş. Bunu da büyük ölçüde başarmış.
Müslümanlar ise özlerini bozmadan yola devam ettikçe başarılı olmuşlar. İç çatışmalar, çıkar ilişkileri zaman zaman olumsuzluklar etkilese de belli bir döneme kadar güçlerini korumuşlardır.
Tanzimat’tan sonra Batı’ya yüzlerini çeviren, oralara giden, onların ilkelerini benimseyenler oryantalistlerin ve Hıristiyanların yapamadıklarını âdeta onlar adına bir görev üstlenmişlerdir. Başlangıçta saf niyetlerle olması gereken kimi öneriler olsa da asıl niyetleri, farkında olsun ya da olmasınlar Haçlı Hıristiyanların yerine o işlevi görmüşlerdir.
Bugün Müslüman oldukları hâlde Müslümanların bir kesimine, dolayısıyla İslâm’a karşı saldırılarını sürdürmektedirler. Âdeta yeni bir din algısı ile yaşamayı benimsemişlerdir.
Mezhep, ırk, meşrep gerilimleri veya onların gerilimlere neden olan tutumlarını fırsat bulmuşlardır. Ya da yöneticilerin tutumlarını bahane göstererek gene saldırı için bir fırsat bulmuşlardır.
Asıl sorun bugün için halkı Müslüman olan, ama İslâm inanç ve düşüncesiyle değil de tam anlamıyla İslâm dışılık kafaları karıştırmaktadır. Bugün Türkiye laik bir ülke. Batıcı zihniyete sahip. Kapitalist, seküler. Dahası İslâm’ın reddettiği kimi benimseyişler asıl ağırlığı oluşturuyor. Irkçılık, milliyetçilik, laiklik, Kemalizm, Batıcılık gibi bu hayatı benimseme buna göre yaşama gibi. Farklı izm’leri benimseseler de sonuç aynı olur, fark etmiyor.
Bugün iktidardakiler, Müslüman olmanın kimi gereklerini yerine getiren olmalarına karşın mevcut sistemin hem koruyucularıdırlar hem de uygulayıcılarıdırlar.
Adaletsizliğin temelinde sömürü vardır. Sömürü aracının başlıca kurumu faizli bir sistemdir. Yasalar da buna göre oluşturulmuştur. Bu sistemde faize karşı bir hamlede bulunulamaz. Sistemin kendisi onları dışlayıverir. Bir kesim kendisini güçlü gördüğünde ya da kendi sistemine uymayanları ağır cezalandırabiliyor, onlara yaşama alanı sınırlandırılıyor. Mevcut sistemin yöneticileri kimse onlar kendi koşullarında, kendilerine uygun olanı uyguluyorlar. İster bu Kemalizm ve laiklik adına olsun isterse kapitalizm içinde muhafazakâr Müslümanlar olsun sonuç değişmiyor. Aynı tutum devam ediyor. Muhafazakârlık Müslüman görünümlü ama mevcut kapitalist sistemin içinde olmak onları bir anlamda kurtarmıyor. Kurtarmıyor ama bir Müslüman olarak İslâm’ı temsil gibi göründüklerinden hedef onlar olması gerekirken, saldırıları İslâm’a ve Müslümanlara dönük oluyor.
Kapitalist ve sömürü ve faizli sistemde adalet beklenemez. Veya mevcut sistem zaten insanlar arasında katmanlar oluşturuyor. Onlar arasında adalet ve hakkaniyet beklemek de absürt olur. Böyle bir durumda yönetenlere dönük eleştiriler sistemden ve onun uygulayıcılarına değil de İslâm ve Müslümanlara dönük oluyor.
Bu konular üzerinde sıklıkla durduk ve duruyoruz. Bu insanlar İslâm’ı temsil etme konumunda mıdırlar, değil midirler diye.
Kişilerin Müslüman olup olmadıklarını tartışacak değiliz. Kişiler kendilerini Müslüman görüyorlarsa öyledirler. Şu farkla ki İslâm’ı temsil konumunda mıdırlar, değil midirler? Asıl sorun bu. İnsanlar bunlar yüzünden “ben Müslüman değilim” deme durumuna gelmişlerse burada bir sorun vardır. Çünkü insanların Müslümanlardan beklentileri vardır. Bunlar eğer karşılık bulmuyorsa o zaman söz konusu olan kişilerde sorunlar vardır demektir.
