Hicvin sınırı, hukukun vicdanı
“Medeniyetler, kutsallarını nasıl korudukları kadar, farklı kutsallara nasıl davrandıklarıyla da ölçülür.”
Deniz Göktaş hakkında başlatılan soruşturma, aslında tek bir komedyenin veya tek bir gösterinin meselesi değildir.
Bu olay, uzun zamandır Türkiye’nin yüzleşmekten kaçındığı çok daha büyük bir soruyu yeniden önümüze koymuştur:
Bir toplumda kutsal nedir?
Kutsal kime göre kutsaldır?
Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı hukuk üzerinden değil, kimlikler üzerinden yürümektedir.
Bir sözün suç olup olmadığına bakmadan önce söyleyen kişinin kim olduğuna bakıyoruz.
Hakarete uğrayanın hangi inançtan, hangi siyasi görüşten veya hangi yaşam tarzından olduğuna bakıyoruz.
Sonra karar veriyoruz.
İşte adalet tam da o anda yara alıyor.
Çünkü hukuk, kimliklere göre eğilip büküldüğü gün güvenilirliğini kaybeder.
“Kutsal” denildiğinde çoğu zaman yalnızca din akla geliyor.
Oysa sosyolojinin kurucu isimlerinden Émile Durkheim, toplumları bir arada tutan şeyin sadece kanunlar değil, ortak kutsallar olduğunu söyler.
Her toplum, bazı değerleri “dokunulmaz” kabul eder.
Bir toplum için Kur’an kutsaldır.
Başka biri için İncil.
Bir başkası için Tevrat.
Kimileri için Atatürk.
Kimileri için bayrak.
Kimileri için şehitlerin hatırası.
Kimileri için insan onuru.
Bu farklılıklar doğaldır.
Anormal olan ise yalnızca kendi kutsalını kutsal kabul edip başkasının kutsalını değersiz görmektir.
İşte kutuplaşma tam burada başlar.
Hiciv Medeniyetin Aynasıdır
Elbette hiçbir demokratik toplum eleştirisiz yaşayamaz.
Hiciv, tarihin en eski ifade biçimlerinden biridir.
Antik Yunan’da tiyatrolar yöneticileri alaya aldı.
Roma’da Juvenal, iktidarı sert dizelerle eleştirdi.
Osmanlı’da Nef’î, kalemi nedeniyle sürgün edildi; sonunda hayatını kaybetti.
Namık Kemal yazıları nedeniyle sürgüne gönderildi.
Cumhuriyet döneminde Aziz Nesin mizahı bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürdü.
Hiçbir medeniyet hicvi tamamen ortadan kaldıramadı.
Çünkü hiciv, iktidara........
