Kolektif umutsuzluk
Umutsuzluk bir tercih değil, maruz kalmadır. Varoluşa dışarıdan bir cisim çarpar, benlik afallar, dengesini yitirir, baş dönmesiyle bulunduğu yere çömelir ve ne olup bittiğini düşünmeye başlar. Umutsuzluğun söyleme dönüşmemesi, yüksek perdeden dile getirilmemesi bu çarpmaya dairdir. Varoluş öylesine sarsılmıştır ki nefesi kesilmiştir ve artık cümleler ya fısıltıyla veya bakışlarla kurulmaya başlar. Üstelik bu sessiz iletişimde bile çarpmanın etkisiyle dil pelteleşir, nefretle kurduğu ilişkiden dolayı duygular rengini yitirir, varoluşun üzerindeki parlaklık matlığa evrilir. Umutsuzluk bu haliyle bir renk ve tat kaybıdır. Yazık ki adı bile telaffuz edilmekten korkulan hastalıklarda olduğu gibi umutsuzluk da ruhun en büyük felaketi, varoluşun başına gelebilecek en talihsiz olaydır.
Her çarpmada olduğu gibi umutsuzluk da insan ruhunda travmalar yaratır. Ruh yemeden içmeden kesilir. Dünya ile arasındaki mesafe açılır. Renkler, biçimler, tatlar, kokular birbirine karışır. Geçmiş, geleceğin yerini alır. Gelecek duygusu bulanıklaştıkça şimdi silikleşir, kucağına oturmuş olan benliği bulunduğu yerden, yaşamın tam ortasından kıyıya, hayatın ötesine, ölüm ile yaşam arasındaki çizginin orta yerine iteler. Elde avuçta sadece geçmiş kalır böylece. Umutsuz kişilerin sıkça yaptığı şey, geçmişi hatırlamak ve bugünle kıyaslamaktır. “Ne idik, ne olduk?” der içses her hücrede yankılanarak. Geçmişle yapılan her kıyas, geleceği elinden alınmış şimdi anlamına gelir ve umutsuzluk bir ağacı boğan sarmaşıklar gibi umutsuzun yüzünü sarartır, bakışlarını dondurur, kalbini karartır. Kendinin, gerçek benliğinin, dolayısıyla yaşamın ve yaşama sevincinin uzağına düşen insan böylece önce........
