Düşünce adamı ve tutarlılık üzerine
Düşünce hayatının en temel ahlâkî ilkelerinden biri tutarlılıktır. Çünkü tutarlılık, yalnızca mantıksal bir zorunluluk değil, aynı zamanda düşüncenin güvenilirliğini ve fikrî dürüstlüğünü ayakta tutan temel erdemlerden biridir. Bir fikir adamının değeri, yalnızca ortaya koyduğu görüşlerin özgünlüğüyle değil, aynı zamanda farklı zamanlarda ve farklı olaylar karşısında aynı ilkelere bağlı kalabilme iradesiyle de ölçülür.
İnsan elbette yanılabilir; bilgisi eksik olabilir, kanaatlerini zaman içinde gözden geçirebilir. Nitekim düşünce tarihinin en büyük isimleri de hakikate ulaşmayı, kendi görüşlerini sürekli sorgulayabilme cesaretinde görmüşlerdir. Ancak ilkelere bağlılık ile konjonktüre bağlı savrulma arasında belirgin bir fark vardır. Hakikati merkeze alan düşünce, şartlara göre renk değiştirmez; yeni bilgiler ışığında kendini geliştirir ama günlük siyasetin, ideolojik aidiyetlerin veya toplumsal rüzgârların etkisiyle sürekli yön değiştirmez.
Tutarlılık bu nedenle sadece entelektüel bir meziyet değil, aynı zamanda ahlâkî bir sorumluluktur. Çünkü insanlar, fikir adamlarının her hükmüne katılmak zorunda değildir. Fakat onların hangi ilkelere dayanarak konuştuğunu bilmek ister. Güven de tam bu noktada doğar. İlkelere sadakat, kişilere sadakatten daha kıymetlidir. Hakikati arayan bir zihnin en önemli sermayesi ise, popüler olanı değil doğru olduğuna inandığını söyleyebilme cesareti ve bunu zaman içinde sürdürebilmesidir.
Hakikatin önündeki en büyük engel, çoğu zaman cehalet değil, zihnin tarafgirlik tarafından kuşatılmasıdır. Çünkü cehalet, insanın bilmediğini fark ettiği ölçüde öğrenmeye açıktır. Oysa tarafgirlik, ister iktidar yanlısı ister muhalif biçimde ortaya çıksın, insana bilmediğini değil, bildiğini zannettirir. Böylece kişi, hakikati aramayı bırakır, yalnızca kendi kanaatini doğrulayacak delillerin peşinden gitmeye başlar. Düşünce üretmez, kanaatini tahkim eder. Bu noktadan sonra akıl, hakikatin rehberi olmaktan çıkar, aidiyetlerin avukatı hâline gelir.
Ne var ki tutarlılık üzerine yapılan teorik tartışmaların gerçek değeri, somut olaylar karşısındaki tavırlarda ortaya çıkar. İlkeler, insanın kendi mahallesini eleştirebildiği ölçüde anlam kazanır. Aksi hâlde düşünce, hakikatin değil; siyasî aidiyetlerin hizmetine girer.
Bugün üzülerek görüyoruz ki, geçmişte fikirlerinden istifade ettiğimiz, ufuk açıcı........
