Kendi kozasını örebilen akıl
Yeryüzü ağır ve derinden gelen bir sarsıntının, sağır edici bir gürültünün altında eziliyor. Kıtalararası ihtilafların ve sınır boylarındaki tarihsel kırılmaların ürettiği enkaz, artık yalnızca coğrafyaları ve taş duvarları değil, doğrudan doğruya insanın idrakini ve varlık şuurunu hedef alıyor. Eskiden namlulardan çıkan mermiler toprağın göğsünü delerken; bugün üzerimize sağanak halinde yağan o kirli usaret, kitlelerin sağduyusunu doğrudan kalbinden vuruyor. Dışarıdan sistemli bir biçimde pompalanan bu kasti yanılsama tufanı, devlet aklının sükûnetini ve toplumun bir arada yaşama iradesini her an zehirleyebilecek bir yıkım gücü taşıyor. En çetin muharebe artık hudut boylarındaki siperlerde değil, bizzat zihinlerin derinliklerinde, kelimelerin ve anlamın köklerinde yaşanıyor. Füzelerin gökyüzünü yırtan çığlıkları ile diplomatik restleşmelerin gürültüsü, asıl büyük gerçeğin ustalıkla bükülüp kitleleri yönlendiren bir öfke tohumuna dönüştürüldüğü gerçeğini çoğu zaman perdeliyor.
Hakikatin izini sürmek için, masa başında kurgulanan bültenler ile sahadaki yalın gerçeği hiçbir yorum katmadan yan yana koymak dahi manzarayı izah etmeye kâfidir: Parlak raporlarda, bölgeye ulaştırılan temel gıda ve tıbbi malzeme konvoylarının sivillere dağıtıldığı haberi servis edilirken; yıkıntıların orta yerinde, enkazdan çıkarılan yaralı bir çocuğun taşınabileceği ayakta kalmış tek bir şifahane dahi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerindeki bu beyan ile toprağın bağrındaki acı gerçek arasında açılan o derin uçurum, vicdanın ve şahitliğin soluklandığı sarsılmaz bir sükût aralığıdır.Okur, sergilenen bu tezatı başka hiçbir otoritenin telkinine ihtiyaç duymadan, kendi vicdanının terazisinde tartabilecek ferasete ziyadesiyle sahiptir. Tam da bu eşikte, haritalardaki fiziki sınırları tel örgülerle muhafaza etmenin çok ötesine geçen yeni ve köklü bir tahkimata ihtiyaç duyulur. Düşünce dünyamızda bu gayreti, varlığın ve kelimenin bizzat kendisiyle korunan yeni bir nizam olarak tarif edebiliriz. Eskilerin ferasetiyle isimlendirdiği, bugün ise küresel bir zaruret olarak karşımıza çıkan o sarsılmaz tahkimat şudur: Mânâ Hendekleri.
Bu hendekler, dışarıdan akın eden veriyi körü körüne biriktiren edilgen bir hafıza çukuru değildir. Aksine, hudutlardan içeri sızmaya çalışan o zehirli taşkını, toplumsal huzura ve mazlum coğrafyaların esenliğine hizmet edecek bir şifaya çevirme iradesidir. Namluların sustuğu ve ulusal paktların........
