İnsanın yetişebildiği aralık
Atölyede talaş kokusu ağır ağır havaya karışır. Tezgâhın üzerinde yılların izini taşıyan bir ahşap zımparası durur. Sapı, onu defalarca tutan ellerden koyulaşmış; kenarları kullanıldıkça yumuşamıştır. Çırağın elindeyse aynı zımpara henüz yabancıdır. Parmakları nereye, ne kadar basacağını bilmez.
Usta bir süre konuşmaz.
Çırak tahtanın yüzeyini düzeltmeye çalışır. Eli gereğinden fazla bastırır, zımpara bir yerde takılır. Usta elini uzatır, hareketi düzeltir. Sonra zımparayı yeniden çırağa bırakır.
İnsan, bazı şeyleri böyle öğrenir. Bir cümleyi dinleyerek değil; aynı işi tekrar tekrar yaparken elinin, gözünün ve zihninin birbirine alışmasıyla.
İlk iş gününü hatırlayan herkesin zihninde buna benzer bir an vardır. Yanlış dosyaya atılan bir imza, müşterinin karşısında unutulan bir cümle, hesapta fark edilmeyen küçük bir hata... O an yalnızca iş öğrenilmez. Hatanın ağırlığı da öğrenilir. Bir sonraki sefer göz aynı yere biraz daha dikkatli bakar.
Ustalığın sessiz tarafı budur.
Şimdi çalışma hayatının önünde başka bir hız var. Bir kişinin daha fazla işi daha kısa sürede yapabilmesi mümkün hâle geliyor. Bir görevin birkaç ayrı parçasını tek bir kişinin üstlenmesi sıradanlaşıyor. Eskiden öğrenmek için birinin yanında geçirilen zaman, şimdi sonuç almak açısından gereksiz bir dolambaç gibi görülebiliyor.
Tam burada küçük görünen büyük bir mesele çıkıyor karşımıza:
İnsan, ustalığa hangi basamaktan çıkacak?
30 Eylül'de toplanan Millî Güvenlik Kurulu'nun gündeminde terörle mücadeleden Suriye ve Irak'a, Gazze'den Rusya-Ukrayna savaşına kadar geniş bir güvenlik........
