Bir tuşlu telefon hikâyesi
İnsan, çoğu zaman ömrünün kısalığından şikâyet ederken, elindeki en kıymetli cevheri gürültülü bir nehre nasıl fırlattığının pek farkına varmaz. Zaman, takvim yapraklarında önümüze serildiğinde, çoğumuza uçsuz bucaksız bir ova gibi görünür; nereye koşacağımızı bilemediğimiz, adımlarımızın iz bırakmadan silindiği, sınırları belirsiz geniş bir boşluk. Gündelik hayatın telaşı içinde kaybolurken, saatlerin ve günlerin asla tükenmeyecek bir kaynaktan aktığı yanılgısına sarılırız. Oysa günlerin akşamında ellerimizdeki o amansız yorgunluğa baktığımızda anlarız ki, mesele hiçbir zaman vaktin darlığı olmamıştır. Asıl mesele, idrakimizin dağınıklığı ve niyetimizin zaafıdır. Dibinde sayısız delik bulunan bir kaba ne kadar su dökerseniz dökün, geriye sadece hüsranla ıslanmış toprak kalır. İnsanı içten içe tüketen, saatin o hızlı akışı değil; dikkatin, iradenin ve ömrün sessizce ziyan edilmesidir.
Bu bir kader değildir. Bu, sessizce kabul edilmiş bir teslimiyettir.
Lakin hayatımızın orta yerine ağır bir mesuliyet veya sarsılmaz bir gaye gelip oturduğunda, takvimin o gevşek vidaları birden sıkılaşıverir. Sırtına bir yük, yüreğine net bir istikamet koyan insan için saatin yelkovanı artık boşlukta dönmez. Çünkü zorunluluk ve mesuliyet, iradenin yeryüzündeki en keskin bileyicisidir. Geniş zamanların aldatıcı rehavetinde kaybolan zihin, dar bir vakit penceresiyle karşılaştığında muazzam bir berraklığa kavuşur. Suyu serbest bıraktığınızda yönünü kaybeder, sığ bir birikintiye dönüşür; lakin onu disiplinli bir kanala yönlendirdiğinizde, değirmenleri döndüren muazzam bir kuvvete inkılap eder. İnsanın kendi varlığını hakiki bir tartıya vurması, ancak sınırların daraldığı o eşik anlarında mümkündür. Aynı saatler yaşanır, lakin ortada........
