Kibir ve sahadaki gerçeklik
Suriye’de 8 Aralık tarihinde rejimin çökmesiyle yeni yönetimin önünde üç temel sorun duruyordu. İlki, daha düne kadar terör listesinde yer alan kadroların yeni Suriye’nin yöneticileri olarak uluslararası tanınırlık kazanması ve Suriye devletine uygulanan yaptırımların hafifletilmesi ya da kaldırılmasıydı. İkincisi, ülke bütünlüğünün sağlanması ve tek bir Suriye’nin inşa edilmesiydi. Bunun önünde farklı engeller vardı ama en büyüğü Fırat’ın doğusunu tuttuğu iddia edilen SDG/YPG örgütünün varlığıydı. Üçüncü sorun ise, açıkçası bölgenin bir problemi olan İsrail’in Suriye toprakları üzerindeki ihlalleriydi.
Suriye yönetiminin yol haritası belliydi: Ülkenin toprak bütünlüğü korunacak, silahlı yapıların tamamı merkezi devlet çatısı altında birleşecek ve hiçbir grup, etnik ya da ideolojik üstünlük iddiasıyla ayrı bir egemenlik alanı kurmayacaktı. Bu mutabakat, sadece Şam’ın değil; savaş yorgunu Suriye halkının da ortak talebiydi.
Ancak gelinen noktada, özellikle SDG/YPG çizgisinin bu uzlaşıyı içselleştirmek yerine oyalama, şart koşma ve fiili durum üretme yolunu tercih ettiği görüldü. Fırat’ın doğusundaki YPG varlığı, Suriye’nin iç dinamiklerinden doğmamıştı. O döneme ait ABD’nin bölgesel stratejisinin ürünüydü ve DEAŞ ile mücadelede kullanılan bir aparattı. Dolayısıyla Suriye’nin bir gerçeği değildi; hiçbir zaman da olmamıştı.
Suriye devlet başkanı Ahmed eş-Şara’nın yürüttüğü siyaset bu noktada dikkatle okunmalı. Şara, bir yandan uluslararası dengeleri gözetmeye, ABD ve bölgesel aktörlerle Suriye’nin aleyhine yeni bir cephe açılmasını engellemeye çalışırken; diğer yandan ülke içindeki kırılgan toplumsal dokuyu yeniden bir arada tutmanın hesabını yapıyor. Bu kolay bir denge değil. Ancak........
