Giyinme çağrısı
Yaz mevsiminin gelişiyle birlikte, büyük şehirlerin meydanlarında ve sokaklarında her geçen gün daha da şiddetlenen bir “görsel istilanın” tahakkümü altına giriyoruz. Modern birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar derin bir teşhir hastalığının pençesinde kıvranırken, kamusal alan bir özgürlük sahası olmaktan çıkıp bedensel bir performans sahnesine dönüşüyor. Kafayı yerden kaldırıp yürümenin neredeyse imkânsızlaştığı bu manzara, bize “Soyunuyorum, öyleyse varım” garabetinin acınası bir gerçekliğe dönüştüğünü fısıldıyor.
Başarısıyla, fikriyle veya ruhsal derinliğiyle toplumda bir karşılık bulamayan günümüz insanı, elindeki en ilkel ve en ucuz sermaye olan bedenine sığınıyor. Bedenlerin en mahrem ayrıntılarına kadar sergilenmesi özgürlük illüzyonuyla ambalajlanmakta… Oysa bu durum bir varoluş değil; tam bir siliniştir. Beden göründükçe silinir; yani daha fazla teşhir edildikçe, söyleyecek kelimesi kalmayan birinin anlamsız bağırtıları gibi ifadesizleşir.
Psikoloji literatüründe “egzibisyonizm” olarak tanımlanan teşhircilik, günümüzde modern giyim kılıfı altında normalleştirilmeye çalışılsa da, aslında bu durum patolojik bir ilgi açlığının dışavurumudur. Sınırın olmadığı yerde değerden söz edilemez; “biraz daha kısa, biraz daha dar” sarmalı, sonu gelmez bir değer düşüşüne ve insanın kendi mahremiyetinde boğulmasına yol açan psikolojik bir tuzaktır.
Modern insan, başarısı veya zihniyle değil, sadece et ve ten üzerinden var olabileceğine inandırıldı. Modern dünya, özellikle kadının zihnine “ne kadar görünürsen o kadar varsın” şeklinde zehirli bir fısıltı yerleştirdi.
Bu fısıltının arkasında, kozmetik, moda, estetik ve........
