Savaş edebiyatı: Kuraklık devri…
Edebiyat dediğimiz,fikirlerde gezinen, onları besleyen, gün geçtikçe genişleyen bütün zamanlara adanmış bir cumhuriyet. Yaşıyor ve yaşatıyor. Edebî seslerin beslendiğisuların akışı ne yöne çevrilirse çevrilsin; bereketin, zamanın ve tarihin arkeolojisi için fikrî dürtü meydana getirdiği,özellikle bulunduğumuz coğrafya için son derece önemli.
Bugüne, bugün hakkında bir şey söylemenin, hedefi tutturmuş bir kanaat kondurmanın güçlüğünü, temizlenmesi zor yakın tarih deformasyonlarından anlayacak kadar toplum tecrübesine sahibiz. Yaşadığımız devrin analizcilerini, bugünden uzaklaşan her gün haklı ya da haksız çıkaracak. Edebiyat, her ne kadar sanat cephesinin gerçeği algılayış ile tahayyül edebilme kabiliyetlerinden yana dursa da devrin yansımalarını somut unsurlarla analiz edebilme sorumluluğunu asırlar boyunca üstlendi. Ve zamanlardan taşan, mekânları aşan edebiyat, titizlikle ölçü alan, daima ince işçilikle devirlerin üzerine tıpatıp oturan elbiseleri diken usta zaman terzilerinin buluşma noktası oldu.
Yalnızca mutlulukların ve olumluların izini sürmekle yetinmez edebiyat erbabı. Acının, gözyaşının, kıyımların ve donmuş soluklarında süreklipeşindedir.
Savaş ve Barış’ın müellifi büyük usta Tolstoy, Aşkın Yasası, Şiddetin Yasası kitabında “İnsanı akla aykırı bir hayatın getirdiği acılar, akla uygun hayatın şart olduğu bilincine sevkeder.” diyor. Bu bir yerde akılsızlığın da geçiciliğine dair müjdeli bir cümledir. Aşksızlığın -bir nevi manevi düstursuzluğun- önce ferdi sonra da toplumu savaşlara ittiğini anlattığı bu kitap, Birinci Dünya Savaşı’ndakaleme alındı. Bu zamanlama, gidişatın sağlam bir analizinin yapıldığına işaret etti ve bu isabetli tespitler, insanın çok güvendiği aklının getirdiği vahşetleri temellendiren ironiyi........
