Gerçek yalanlar
Bir sohbette laf arasında şu cümle döküldü muhatabımın ağzından: "Şapka Kanunu döneminde yaşanan idam olayları, o sert tasfiyeler..." Cümledeki o sarsılmaz eminlik, arkasındaki tarihsel boşluktan daha ürkütücüydü. Cumhuriyet’in ilanından bu yana bir asır geçmiş, dönemin mahkeme kayıtları açılmış, tarihçiler cilt cilt arşiv belgesi yayımlamış... Ama ne çare? Hiçbir tarihsel temeli olmayan bir şehir efsanesini kendine sarsılmaz bir hayat görüşü, bir ideolojik zemin yapmış insanlar tarafından çoğaltılmış “gerçek yalanlar” hep karşımızda duruyordu. Aslına bakarsanız bu ilk de değildi.
Geçtiğimiz günlerde Odatv’de Gözde Sula’nın kaleme aldığı "Uydurma Bilgi Arşivi: Tehlikenin Farkında mısınız?" başlıklı yazı tam da bu toplumsal yaraya parmak basıyordu. Sula, Derrida’ya ve modern enformasyon çılgınlığına değindiği yazısında çok önemli bir tespitte bulunuyor: Artık post-truth çağını bile geride bıraktık. Yeni ve çok daha derin bir aşamadayız!
Peki, hakikatin bilerek çarpıtıldığı o eşiği geçtiysek, şimdi neredeyiz? Cevabı yıllar öncesinden Fransız düşünür Jean Baudrillard vermişti: Simülasyon Evreni.
Baudrillard’a göre modern toplum artık gerçeği değil, gerçeğin kopyalarını yani simulakrları tüketiyor. Bir süre sonra bu kopyalar o kadar baskın hale geliyor ki, gerçeğin kendisi tamamen buharlaşıyor ve........
