Göçmen Hüznü
“Bu adam benim babam” diye başlayan bir şarkı var… Mutlaka pek çok kişiyi etkilemiştir.
Ben de babama böyle bir şiir yazmak isterdim.
Benim babam bir göçmen çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dedemin ismi Mümin, babasının ismi Hüseyin’dir. Lakabı ise Kel Hüseyin… Celalli, sert bir adam. Kozana’dan göçmüşler. Kozana bugün Yunanistan toprakları içinde kalıyor. Oradan gelip Kayseri’de bir köye yerleşmişler. Oradan da Ereğli’ye gelmişler.
Dedem uzun süre Ereğli’de yaşadı ve orada vefat etti. Ölmeden önce, sekaret halinde iken sayıklamaya başlamış; sürekli aynı şeyi söylüyormuş:
“Kara Mustafaaa… Kara Mustafaaa… Eh be Kara Mustafaaa…”
Peki, bu Kara Mustafa kimdi?
İnsan neden ölürken böyle bir ismi sayıklar?
Sonradan babam anlattı. Dedemlerin yerleştiği köyün eski sahipleri arasında husumet çıkmış. Dedemler köye sonradan gelmiş, bir nevi işgalci gibi görülmüşler. Köylüler eşkıya tutmuş. Eşkıyalar pusuda Kel Hüseyin dedemi vurmuş ama dedem ölmemiş. Yanında bulunan Seyit amcamızın ellerini bağlayıp Zamantı Çayı’na atmışlar. O da bir ağacın dalına boğazıyla tutunup kurtulmuş.
Hüseyin dedem vasiyet etmiş:
“Ben korktu, kaçtı dedirtmem… Ama ben ölürsem burada durmayın.”
O vefat edince Mümin dedem ne var ne yok satıp Ereğli’ye gelmiş. Fakat dedemden bütün malları satın alıp parasını ödemeyerek onu beş parasız ortada bırakan kişi işte bu Kara Mustafa imiş.
Eh be Kara Mustafa…
Göçmen olmak böyle bir şey olmalı:
Hiçbir yere sığamamak… “Yunan tohumu” denip malları elinden alınacak bir adam gibi görülmek… Babam “Biz ikinci kez muhacir olduk.” derdi.
Yıllar sonra erkek kardeşimle büyük bir maddi sıkıntı yaşadık. Çok zor günlerden geçtik. Babam sürekli ağlayarak dua ederdi. Kız kardeşim biraz da bize sitem ederek, “Baba ağlamaktan gözlerin kör olacak. Yeter ağlama! Bak gözlerin artık hiç görmüyor!” derdi. Bu sıkıntılar onu o kadar üzmüş olmalı ki “Üçüncü kez muhacir olduk.” demeye başladı.
Herkes bir muhacirliğe dayanamazken, benim babam üç kez muhacir olmuş bir adamdı.
Üç çocuk babasıyım. En küçük çocuğum doğduğunda, babam Mersin’den Konya’ya, bizim yanımıza geldi. Öğle vakti babamı bir restorana götürdüm. Konuşurken birden hıçkırıklara boğulup ağlamaya başladı. Öyle bir ağlamak ki… Babamı hiç böyle görmemiştim. Kendine gelince anlatmaya başladı.
“İki kişi bana büyük iyilik etti ama karşılığını veremedim.” dedi.
“Kim bu iki kişi baba?” dedim. Biri Isparta Vali Yardımcısıymış. Babam Konya Sanat Mektebi’nde okurken arkadaşı zannedip hocasına şaka yapmış, öğretmeni çok kızıp “Sen bu okuldan mezun olamayacaksın!” demiş. Babam da Isparta’ya gitmiş. Ama haber oraya da ulaşmış. Babam mezun olamayacağını anlayınca son çare valinin yanına gitmiş. Onu vali yardımcısıyla görüştürmüşler.
Babam gözleri dolarak anlatıyordu:
“Burası Türkiye Cumhuriyeti değil mi?
Bu bayrak Türk bayrağı değil mi?
Ben Türk vatandaşı değil miyim?
Neden okumama müsaade edilmiyor?”
Vali yardımcısı sakin ol demiş babama “Evladım, sen nerelisin?” diye sormuş. Babam “Ereğliliyim.” deyince, Vali yardımcısı:
“Ereğli’de Kozana göçmenlerinden Mümin var. Eşinin ismi Ceybe.” demiş.
Babam: “O benim babam. Ben onun ortanca oğluyum.” deyince vali yardımcısı gözyaşları içinde babama sarılmış. Meğer onlar nenemin kardeşlerinin çocuklarıymış. Hepsini Anadolu’ya Kel Hüseyin dedem getirmiş.
Babam, “Beni evine götürdü, ‘Bundan sonra burada kalacaksın’ dedi. Kabul etmedim ama rahat bir şekilde okulu bitirdim, yoksa okuyamayacaktım.” diye anlattı.
İyilik yapan ikinci kişi ise Yusuf enişteydi. Babamın........
