Bilgelerin Yalnızlığı - 2 -
Gençliğimden beri “Hakikat nedir?” sorusu zihnimi ve kalbimi hep meşgul etti.
Yıllarca bu soruyu yöneltebileceğim bir bilge aradım. Beklediğim o insan geldiğinde ona “Hakikat nedir?” diye soracaktım; o da vereceği cevapla zihnimin karanlık odalarını aydınlatacak, ruhumu sonsuz bir ışıkla doyuracaktı.
Bir gün okuduğum bir eserde şu sarsıcı satırlarla karşılaştım:
“Bir gün Hz. Ali deveye binmiş, Kümeyl’i de arkasına bindirmişti. Kümeyl, ‘Yâ Emir’el-Mü’minin, hakikat nedir?’ diye sordu.”
Burayı okuduğumda tüylerim diken, diken oldu.
Aradığım soru, sorulabilecek en ulu bilgeye soruluyordu.
Heyecanla, nefesimi tutarak okumaya devam ettim.
“Hakikat, ululuk sırlarının keyfiyete sığmaz bir hâlde açılmasıdır.” buyurdu.
Fakat sözler ruhumda derin bir uğultuyla yankılandı.
Kümeyl’e de yetmemiş olacak ki sormaya devam etti:
“Biraz daha söyle...”
“Vehmedilen şeylerin, bilinen tarzda zuhuruyla yok olmasıdır.” buyurdu.
Yine tam anlayamadım; fakat içimde bir şeyler kımıldadı.
Kümeyl tekrar ısrar etti:
“Biraz daha söyle...”
“Birliğin, tevhid sıfatlarını cezbetmesidir.” dedi.
Sözler yine zihnimi aştı ama ruhumun derinliklerine dokundu.
Kümeyl bir kez daha açıklamasını niyaz edince Hazret-i Emir:
“Mumu dinlendir; sabah doğdu.”
Araplarda “Mumu söndür, sabah oldu” demek; “Artık zihnini yorma, bunun üzerinde fazla düşünme, dinlen.” manasına gelir.
Bu diyalog beni derinden sarstı.
Anladım ki Kümeyl’e aşikâr olmayan bir sır, bana nasıl aşikâr olabilirdi?
Üstelik bu sır, yalnızca yalın aklın yürütülmesiyle kavranabilecek bir şey değildi; belki de arınmış bir kalbin idrakini gerektiriyordu.
O günden sonra hakikatin bu dünyada örtülmüş olduğuna inandım.
Belki de perdeler herkese........
