menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taner Akçam yazdı: İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhuriyetin ayak sesleri

33 0
30.07.2026

Son güncelleme: 30 Temmuz 2026 -

Taner Akçam yazdı: İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhuriyetin ayak sesleri

30 Temmuz 2026 Perşembe

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Cumhuriyet tarihi, Osmanlı’nın geç döneminde başlayan ve cumhuriyette de devam eden depremler tarihi olarak okunabilir. İki büyük dalgadan söz etmeliyiz. Birinci büyük deprem dalgası 1878’de başladı ve Türk-Yunan nüfus değiş tokuşu ile 1924’te sonlandı.

İkinci büyük dalga ise 1921 Koçgiri Katliamı ile başladı ve tahminim 1947’ler gibi sonlandı. İlk cumhuriyet bu iki büyük dalga ve depremlerinin sonucunda “oluştu”.

1984 sonrası yaşanmaya başlayan artçı deprem ise hala sürüyor. Yeni bir cumhuriyetin kurulup kurulamayacağının sancılarını yaşadığımız bu günlerde yeni bir tarih bakışına ihtiyacımız var.

Önce birinci büyük dalga üzerinde biraz durmak gerek. Çünkü bize ikinci dalgayı, cumhuriyet dönemini, anlamamız için çok önemli ip uçları verecektir.

Dönüm noktası belirlemek ve tarih koymak tarihçilerin en büyük problemidir. Benim dalgalar için seçtiğim tarihleri ileriye geriye çekebilirsiniz ama seçtiğim yılların sembolik değerleri var.

1878 Berlin Antlaşması, 23 ve 61’inci maddeleri ile 1924’e kadar süren tüm ilk depremler dönemini belirleyen bir özelliğe sahiptir. Bu maddeler Osmanlı Devleti’nin Rumeli ve Doğu Anadolu vilayetlerinde Hristiyan nüfusun haklarını ve güvenliklerini sağlayacak reformların yapılmasını ve bunu denetleyecek mekanizmaların yaratılmasını öngörüyordu. Oysa, beklenen hukuk eşitlik ve sosyal adalet yerine, 1894-97 Abdülhamid dönemi katliamları, 1913-14 Rum etnik temizliği; 1914-1918 Ermeni-Süryani ve 1921-22 Pontus Rum soykırımları gibi büyük sarsıntılar yaşandı.

Klasik Türk tarih yazımı bu birinci dalga ve depremlerini tek kelime ile yok saydı. Post, Post-Post vb. gibi kavramlarla yapılan cumhuriyet tartışmalarının da aynı yoldan gitmesi şaşırtıcı değil.

Öte yandan, uluslararası soykırım çalışmaları uzun bir dönem bu depremleri birbirinden kopuk izole olaylar olarak tartıştı. Ermeniler, Rumlar ve Süryanilerin sadece kendi yaşadıklarını anlattıkları “ulusal” bir soykırım-tarih yazımı geliştirdiler. Bu özelliği ile soykırım çalışmaları ulusalcı tarih yazımlarının bir uzantısı gibi idi.

Oysa yaşanan olaylar ontolojik bir bütünlüğe sahiptiler. Aynı coğrafyada aynı anda ve iç içe yaşanıyorlardı. Hukuki eşitlik ve sosyal adalet tüm Hristiyanların merkezi problemi idi ve Hristiyan topluluklarına bu haklarını tanımayan ise Osmanlı-Türk yönetici elitleri idi.

Ermeni, Rum ve Süryanilerin kendi dağlarında kendi türkülerini söyledikleri bir tarih yazımının ortaya çıkmasında, 1948 sözleşmesi ile belirlenen soykırım tanımı da büyük bir katkı sundu. Çünkü soykırım tek bir olayla ilgili bir ceza hukuku kavramı idi. Bu nedenle uzun bir dönem tüm tartışmalar (a) veya (b) olayının soykırım sayılıp sayılmayacağına kilitlendi.

Bugün ise ulusal tarih yazımlarının ve soykırım kavramının yarattığı engellerin önemli ölçüde aşıldığını söyleyebilirim. Soykırım bir olay değildi ve bir süreçti ve tek bir olayın soykırım sayılmayacağı konusunda kılı kırk yaran tartışmaların büyük bir anlamı yoktu. Örneğin, Amerikan ve Avustralya yerlilerinin imhası 100’lerce yıllık bir süreci kapsıyordu ve bu süreç içinde hangi özel olayın 1948 tanımına uyup uymadığını tartışmak tam bir saçmalık idi.

Bugün, bizler de soykırım çalışmalarında artık 1878-1924 dönemini Osmanlı Hristiyanlarına yönelik yaşanmış büyük dalga, bir soykırım süreci olarak anlamaya ve açıklamaya çalışıyoruz.

Sürecin ana özelliği şu idi: Hristiyanlar, hukuki eşitlik ve sosyal adalet istiyorlardı. Bunu sağlamak istemeyen Osmanlı-Türk yöneticileri, Hristiyan vatandaşlarını devlet topraklarının dışına sürmeyi ve/veya imha etmeyi tercih etmişlerdi. Zorunlu sürgünler, etnik temizlik, küçük-büyük çaplı ve/veya soykırımsal katliamların hepsi gözlenmişti bu süreçte.

1924 Türk-Yunan nüfus değiş tokuşu bu birinci büyük dalganın sonu gibidir. Ve bu ilk büyük dalgayla, Anadolu’da yaşayan %-30 civarındaki Hristiyan nüfus ya yok edildi ya da zorla bu toprakların dışına sürüldü.

Cumhuriyet ve Hristiyansızlaştırma politikaları

Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş esas olarak bir sürekliliktir. Cumhuriyeti kuranlar, İttihat ve Terakki Partisi kadrolarıydı. Anadolu’nun birçok yerinde İttihat ve Terakki Partisi levhaları indirilmiş ve yerine Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti levhaları asılmıştı. Bu levhalar sonra CHP olacaktır.

İttihatçıların yeni CHP’si, Mustafa Kemal önderliğinde İttihatçıların ülkeyi Hristiyansızlaştırma politikalarına kaldıkları yerden devam ettiler. Buna bir de Yahudiler eklendi.

Tüm sürgün ve imhalara rağmen, sağ kurtulup geri dönenlerle Gayrimüslimler, 1920 civarında hala toplam nüfusun ’ine yakınını oluşturuyordu. Bu nedenle cumhuriyet, dışarıda kalanları içeri almamak ve içeridekileri korkutarak, sindirerek kaçırmak politikası izledi. Lozan Antlaşması’nın 30-36’ncı maddeleri Osmanlı Hristiyan vatandaşlarının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlıkları garanti altına almış ve geri dönüş hakları kormuş bile olsa onlar ülkeye sokulmadılar. 1924 Seyrüsefer talimatnamesi ile Lozan açıkça çiğnendi ve bu insanların geri dönüşleri hukuken yasaklandı.

İçeride kalanları kaçırmak ve Hristiyan ve Yahudilerden temizlenmiş bir ülke yaratmak için sistematik baskı politikaları uygulandı. Bu nedenle, cumhuriyet boyunca birinci büyük dalganın artçı küçük depremleri kaçınılmaz oldu. 1934 Trakya olayları; 1942 Varlık Vergisi ve 1955, 6-7 Eylül olayları bu artçı depremlerin en çok bilinenleridir. Bu bilinen artçı dalgalardan başka bilinmeyen birçok sistemli saldırı söz konusu oldu.

Örneğin, 1929’da Diyarbakır ve Mardin’de Ermeni ve Süryani dini liderler öldürüldü; kiliseler bombalandı ve yakıldı. Birçok olayda Ermeniler suçlu sayıldı ve tutuklanarak işkencelerden geçirildi. 1930’ların başlarında Dersim ve Sasun bölgelerinde yapılan askeri operasyonların özel amacı geride kalan ve saklanan Ermenileri bulup çıkartmaktı. Bunlar, ya mallarına zorla el konularak Suriye’ye kovuldular ya da İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde toplandılar. Sonuçta, Harputlu bir Ermeni’nin sözleriyle, “yaşama şansımız yok, zulme uğradık, şüphelenildik, soyulduk, kötü muamele gördük, hapse atıldık, yargılandık ve eğer şanslıysak sınır dışı edildik.”

Kaçamayanlar için ise tepede, “öz vatandaşı, Müslüman, Hanefiyül mezhep, Türkçe konuşur bir zatın” olduğu ve Hristiyanların hukuken “yabancı” veya “bizden olmayanlar” olarak tanımlandığı bir Apartheid sistemi kuruldu. 1933 yılında İçişleri Bakanlığı Nüfus İdaresi Müdürlüğü’nce hazırlanan resmi bir rapor, Türkiye’nin “kan” ve “ırk” birliği esasına dayanan bir rejim olarak inşa edildiğini açık olarak dile getirdi.

Agos Gazetesi’nin gün ışığına çıkarttığı gibi nüfus kütüklerinde Rumlar 1; Ermeniler 2; Yahudiler 3 numara olarak kodlandılar. Varlığını yeni öğrendiğimiz D-97 gibi kararnamelerle askeri okullara girmeleri yasaklandı ve devletin başta adalet ve güvenlik organları olmak üzere her kademesinde görev almaları hukuken engellendi.

Bugün, hukuk sistemimizde hâlâ, Türkiye’nin Hristiyan ve Yahudi vatandaşlarını yabancı sayan onlarca kanun ve kararname vardır. Bugün yürürlükte olan 1934 Tapu Kanunu’nda, ülke vatandaşlarının bir kısmının “yabancı” sayılmasına verilecek örneklerden sadece bir tanesidir.

Sonuçta alınan hukuki, politik ve sosyal tedbirlerle, Hristiyan ve Yahudi vatandaşların oranları yüzde 1’in altına indirildi.

Fakat belki bundan da önemli olan başka bir şey daha başarıldı.

Bizlere, bu toprakların sıradan insanlarına, Hristiyan ve Yahudi yurttaşların bu topluma ait olmadıkları, bir bakıma “vücuda yabancı” oldukları fikrini yerleştirmeyi başardılar.

Bu fikrin yerleşmesinde, Osmanlı’dan devralınan bir anlayış merkezi rol oynadı: “Millet-i Hâkime” fikri. Buna göre, hangi etnik kökenden olurlarsa olsunlar, Müslümanlar toplumun efendisi idiler. Bu nedenle Osmanlı’nın Müslüman vatandaşları (Türk, Kürt vb.) ile Rum, Ermeni ve Süryani vatandaşları arasında yaşanan 1918-1923 iç savaşı, “emperyalizme karşı kurtuluş savaşı” olarak görüldü ve anlatıldı. Bu anlatıda Türkiye’nin Rum ve Ermeni vatandaşları “düşman” olarak tahayyül edildi ve bu okuma tüm sol-demokrat düşünceyi de esas olarak belirledi.

Buradaki temel tezim şudur. Millet-i Hâkime zihniyeti Birinci Büyük Depremi mümkün kılan temel ideolojik faktör idi ve bu fikir cumhuriyet dönemine de taşındı. Bu nedenle, birinci büyük dalganın ve depremlerinin cumhuriyet dönemindeki izleri laik veya İslamcı olsun fark etmez özellikle Müslüman çoğunluk tarafından kolayca unutuldu ve Müslüman bilinçten tamamıyla silindi.

İkinci büyük dalga ve depremleri

Osmanlı-Türk tarihinin ikinci büyük deprem dalgası 1921-1947 arasında yaşandı. Birinci ve ikinci deprem dalgaları arasında ciddi süreklilikler ve benzerlikler vardı. Bu nedenle, ikinci dalga birincisinin devamı olarak okunmalıdır.

Hristiyanların yerini Kürtler ve Aleviler aldı. Onlar da birinci dalganın Hristiyanları gibi hukuki eşitlik ve sosyal adalet istiyorlardı. 1921 Koçgiri katliamı bu ikinci büyük dalganın ilk depremi sayılmalıdır. 1925 Şeyh Sait, 1926-27 Koçuşağı ve Peçan, 1930 Zilan, 1938 Dersim bu ikinci dalga depremlerinin bilinenleri arasındadır.

İkinci dalganın ne zaman bittiği ucu açık bir konudur. Ben 1947 yılını tercih ettim. Bilindiği gibi 18 Haziran 1947’de 2510 sayılı İskân Kanunu’nda bazı değişiklikler yapılmış ve Dersimlilerin geri dönüşüne izin verilmişti. İçinde yaşadığımız cumhuriyetin paradigmaları bu dalgalarla belirlendi.

1984 sonrası ise yeni büyük bir deprem sürecini yaşıyoruz. “Açılım süreci” denen şey........

© Medyascope