menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Selim Kuneralp yazdı: İki tarafın haksız olduğu savaş

35 0
06.03.2026

Son güncelleme: 6 Mart 2026 -

Selim Kuneralp yazdı: İki tarafın haksız olduğu savaş

Savaşlarda kimin haklı, kimin haksız olduğunu belirlemek genelde çok zor değildir. Kurşunu ilk sıkanın haksız olduğunu söylemek belki genel bir tespit olabilir. Tabii bunun şüphesiz istisnaları vardır. Mesela 1200 İsrailli vatandaşın katliyle sonuçlanan 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından sonra İsrail’in tepki göstermesi şaşırtıcı olmamıştı. Birçok ülke de başlangıçta İsrail’e hak vermişti. Ancak zaman içinde gösterilen tepkinin ölçüsüz olması ve katliamların ardı kesilmez hâle gelmesi, İsrail’in sahip olduğu desteği birçok ülkede yok eritti. Bu defa İsrail haksız konumuna düştü. Ancak tabii haksız olmak savaşların kaybedilmesini gerektirmiyor. Ne yazık ki uluslararası hukuk bu konuda etkili sayılmaz. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların aczinin son kertede haklının değil, güçlünün egemen olduğu bir düzenin kurulmasına yol açtığı görülmektedir. Ukrayna savaşında ilk kurşunu sıkan saldırgan olduğu için haksız taraf olan Rusya’nın da kazançlı çıkmayacağını umuyorum ama emin olamıyorum.

İran’ın İsrail ve ABD ile giriştiği ve bu satırları yazdığım sırada tüm hiddetiyle devam eden, ayrıca yayılma istidadı gösteren savaşta durum bir hayli karışık denebilir. İran’ın 1979 devriminden sonra başta ABD ve İsrail olmak üzere dünyanın önemli bir bölümüyle en hafif tabiriyle ihtilaflı olduğu malum. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği personelinin bir yıldan fazla yeni kurulan molla rejiminin desteğiyle rehin tutulması ABD ile ilişkileri onarılmaz bir şekilde bozmuştu. İlk yaptırımlar o zaman başladı. İran bir ara Avrupa sokaklarında Şah rejiminden kalma kişileri öldürüyordu. Bu da tabii o ülkelerle gerginliğe yol açıyordu. Arkadan İsrail ile iyi ilişkiler sürdürmüş olan Şah rejiminin aksine molla rejimi kendine şiar olarak İsrail devletinin yok edilmesini belirlemişti. Bu da Orta Doğu’da krizlere yol açıyordu çünkü İran hedeflerine ulaşmak için Hizbullah ve benzeri vekil örgütlere dayanmaktan çekinmiyordu. Arkadan da 2003 yılından itibaren İran’ın nükleer araştırma programının uluslararası toplumun dikkatini çekmeye başlaması yeni sorunlara yol açmıştı.

İran’ın petrol ve gaz rezervleri dünyanın en zenginleri arasında. Nükleer araştırmaya başladığı zaman şimdiki gibi yeşil dönüşüm, temiz enerji gibi hedefler henüz belirmemiş, dolayısıyla İran’ın hidrokarbon yerine atmosferi kirletmeyecek enerji kaynağı geliştirme gibi bir amacı olduğu söylenemez. İran hem nükleer enerjiye ihtiyaç duyduğunu hem de hastane pilleri gibi diğer barışçıl amaçları olduğunu iddia ediyordu. Zaten molla rejimi 1982 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NSYÖA) taraftı. Bu da nükleer araştırma programını Viyana’daki Atom Enerjisi Ajansı’nın (AEA) denetimine açmasını gerektiriyordu.

Ne yazık ki İran hiçbir zaman amaçlarının barışçıl olduğuna uluslararası toplumu inandıramadı. Gerçi hükümet yetkilileri farklı bir niyetleri olmadığını söylüyordu ama rejimin sacayağını teşkil eden Devrim Muhafızlarından aksi yönde, yani silah programı olduğuna ilişkin sesler çıkıyordu. AEA da tam manasıyla ikna edilmiş değildi.

İran komşularıyla barışık bir ülke olmuş olsaydı bunun belki çok büyük bir önemi olmazdı. Ancak İslam Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında sürdürülen devrimi ihraç politikası terk edildikten sonra bile İran etrafı karıştırmayı bırakmadı. Sünni devletler arasında tek Şii devleti olmanın verdiği etrafı sarılmış olma endişesi onu kendine göre yeni ittifaklar aramaya yöneltti. Saddam rejiminin ABD işgali neticesinde devrilmesi nüfusun küçük bir çoğunluğu Şii olan Irak’ı karıştırma imkânını verdi. Nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni olan Suriye’nin Nusayri azınlığından olan Baasçı Esad rejimini Rusya ile birlikte ayakta tutmak için büyük gayret gösterdi. Yine Şii olan Lübnan’daki Hizbullah örgütünün zaman zaman İsrail’in ciddi şekilde tedirgin olmasına yol açan saldırılarda bulunmasını sağladı. 7 Ekim 2023 Hamas saldırısının arkasında Sünni olmasına rağmen İsrail’e karşı benzer hedeflerinden dolayı İran olduğu bilinmektedir. İran’ın hesabı saldırı sonrasında beklenen İsrail tepkisinin şiddetinin Arap ülkelerini ona karşı ayağa kaldıracağı yönündeydi. Oysa bu gerçekleşmedi. Tersine Haziran 2025’te İsrail’in yürüttüğü 12 günlük bombardıman savaşı sırasında Arap ülkelerinin hava sahalarını uçaklarına kapatmadığı, hatta Suudi ve Ürdün kuvvetlerinin İsrail’e İran İHA’larının düşürülmesine yardımcı oldukları malum.

İran’ın komşuları ve Batı için yarattığı tehdidin bir unsuru da balistik füze geliştirme programı. İran’ın şu anda elindeki füzelerin menzili 1000 kilometreyi geçmiyor. Bu da batı istikametinde gidildiğinde sadece ülkemizi kapsayabilecek bir mesafe teşkil ediyor. Oysa İran daha öteye gidecek, hatta kıtaları aşıp ABD’ye kadar ulaşabilecek güçte yeni füzeler üretmeye çalıştığı biliniyor.

Dolayısıyla geçen yılki savaştan sonra ve uzun bir aranın nihayetinde ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler başladığında ABD’nin üç hedefi vardı:

Nükleer programın durdurulması veya en azından uranyum zenginleştirme faaliyetine son verilmesi. Malum nükleer enerji için uranyum zenginleştirilmesinin yerinde yapılması şart değil. Örneğin Akkuyu’da inşası yılan hikâyesine dönen Rus santralının yakıtı Rusya’dan gelecektir. ABD’nin İran’a müzakereler sırasında yakıt temin etme sözü verdiği anlaşılıyor;

İran’ın balistik silah üretme faaliyetlerini sonlandırması;

İran’ın komşu ülkeleri istikrarsızlaştıran vekil kuruluşlara desteğini kesmesi.

Müzakereler Umman Dışişleri Bakanı’nın gözetiminde ve dolaylı bir şekilde biri ülkenin başkenti Maskat’ta ikisi de Cenevre’de olmak üzere üç turda gerçekleşti. Ülkemizin heveslendiği arabuluculuk için neden Umman’ın seçildiği açıklanmadı ama Trump’ın oluşturduğu ve korkarım Gazze’yi İsrail’e teslim etmek dışında fazla bir etkinliği olmayacak olan sözde Barış Kuruluşu’na ülkemiz, Mısır ve Suudi Arabistan dahil Körfez ülkeleri arasında üye olmayan tek ülke Umman’dır. Bu da İran’ın Umman’ı tercih etmesinin belki de esas nedeni olabilir.

Neticede İran ABD gündemindeki maddelerden sadece birincisini görüşmeyi kabul etmiş, diğer ikisini ele almayı reddetmiştir. İran’ın çok deneyimli, iyi yetişmiş diplomatları olduğuna meslek hayatım boyunca şahit oldum. Şah devrildikten sonra belki bir on yıl bocalama dönemi geçirilmiştir ama sonraları çok ehliyetli kişiler yetiştirilmiştir. Müzakereleri yürüten Dışişleri Bakanı Arakçi de onlardan biridir. Karşısına ise ABD’nin oturttuğu kişiler hangi konu olursa olsun Trump’ın müzakere için görevlendirdiği değişmez ikili golf arkadaşı Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner oldu. Bunlar Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze ateşkes görüşmelerinde de başkanı temsil etmiş olmaları hasebiyle belki bir miktar tecrübe kazandılar ama o kadar. Öyle anlaşılıyor ki ana hedefi vakit kazanmak olan Arakçi bu ikiliyi suya götürdü, susuz getirdi. Son müzakerelerden Amerikan tarafı memnun ayrılmış ve belki AEA’nın merkezi olduğu için seçilen Viyana’da bir hafta sonra teknik müzakerelerin yapılacağı duyurulmuşken görüşmelerden sadece iki gün geçtikten sonra saldırılar başladı.

İran politikasının hatalarla dolu olması, molla rejiminin kendi halkında nefret uyandırması, son iki aylık dönemde sayıları 7.000-30.000 arası değiştiği iddia edilen rejim karşıtı göstericinin öldürülmesi gerek İsrail gerek ABD için rejimin zayıfladığı ve bu fırsattan yararlanılması gerektiği kanaatine yol açmıştır. Zayıf olmasına rağmen rejim Trump’a boyun eğmeyi ve taleplerini kabul etmeye yanaşmadı. Hatta Witkoff son müzakere turundan önce Trump’ın İran’ın bu zayıf durumunda neden hâlâ teslim olmadığına şaştığını basına anlatmıştı. Trump’ın birkaç haftadan beri gerek Körfez ve Hint Okyanusu’nda büyük bir savaş filosu konuşlandırdığı ve başka hiçbir ülkede bulunmayan F-15 ve F-22 uçaklarını da bölgedeki çeşitli hava üslerine yerleştirdiği malum. Uzmanlar bu kadar büyük bir gücün uzun süre atıl durumda muhafaza edilmesinin mümkün olmadığı........

© Medyascope