Özlem Yalım yazdı: Milano Tasarım Haftası’nın Türkiyeli kahramanları ile tanışın
Son güncelleme: 3 Mayıs 2026 -
Özlem Yalım yazdı: Milano Tasarım Haftası’nın Türkiyeli kahramanları ile tanışın
2 Mayıs 2026 Cumartesi
Milano Tasarım Haftası geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu; etkinlik 20-26 Nisan tarihleri arasında kenti yeniden küresel tasarım sahnesine dönüştürdü. 1961’de Federlegno tarafından kurulan Salone del Mobile, o tarihten bu yana her yıl Milano’yu uluslararası mobilya, ürün ve iç mekân endüstrisinin merkezine yerleştiriyor; “Fuorisalone” kavramı ise 1980’lerden itibaren fuarın resmi sınırları dışında, kentin kendi semtlerine yayılan paralel bir tasarım coğrafyasının adı oldu. Bugün Brera, Tortona, 5VIE, Isola, Lambrate ve Porta Venezia gibi semtler bu genişlemenin önemli bölgeleri. Bu semtlere son yıllarda, daha önce ülkemizde de ilk tasarım bienalinin küratörlerinden biri olarak bulunan Joseph Grima’nın kurucularından biri olduğu Alcova’nın terk edilmiş ya da tarihsel mekânları eklendi.
Bu sahnenin bir tür gereksiz curcunaya dönüştüğü de her etkinlik sonrasında yükselen sesler arasında. Karşılaştığı tüm olumsuz eleştirilere rağmen, bu kent dünyada tasarımın kalbinin en etkin biçimde attığı tek adres. Fuorisalone’nin resmi değerlendirmesine göre bu yıl kent genelinde 1.300’den fazla etkinlik gerçekleşti; bunların 1.100’den fazlası resmi Fuorisalone rehberinde yer aldı ve sadece bu hafta boyunca Milano’da 500.000’i aşkın ziyaretçi ağırlandı. Eş zamanlı mobilya fuarı Salone del Mobile Milano’nun 64. edisyonu ise Rho Fiera’da düzenlendi; fuar kendisini mobilya, malzeme, teknoloji ve iç mekân kültürünü bir araya getiren en önemli uluslararası endüstri platformlarından biri olarak konumlandırıyor. Mobilya fuarı malzemeye odaklanırken, Fuorisalone 2026’nın “Be the Project” teması, tasarımı yalnızca bitmiş bir sonuç değil; tasarımcının bireyselliği, malzemeler ve üreticiler ile bütünleşen, sezgisel, sorumluluklu, süreçler, dönüşüm ve deneyler üzerinden okunan geniş bir anlayış olarak sundu.
Bu geniş ve yoğun global sahne içinde Türkiye’den katılan tasarımcılar, markalar ve akademik kurumlar her yıl giderek artıyor; farklı ölçeklerde, farklı mekânlarda ve farklı ifade biçimleriyle Türkiye’den de tasarımcılar kendilerini artık etkin biçimde görünür kılıyorlar. Kimi bağımsız tasarımcı olarak SaloneSatellite veya Alcova gibi keşif alanlarında yer alıyor; kimi uluslararası markalar için tasarladığı ürünlerle fuar zemininin içine giriyor; kimi ise akademi-sanayi iş birliğiyle Milano’nun araştırma odaklı sergilerinde temsil ediliyor. Burada bir parantez açmalı ve bu katılımların tümünün tasarımcıların ve tasarım odaklı markaların, kurumların bireysel ve kendilerine ait çabalarla gerçekleştiğinin altını çizmeliyim. Son 30 yıldır takip ettiğim Milano etkinliklerinde sanırım bugüne dek dünya üzerindeki hemen hemen tüm ülkelerin ülkesel katılımını gözlemleme şansı buldum. Japon çay seremonisini, Çin inovasyonlarını, İskandinavların ahşaba olan tutkularını, Afrika’nın renklerini ve cıvıltısını, Polonya’nın gizli kalmış yeteneklerini Milano sokaklarında sayısız kez keşfettim. Türkiye devleti ise hiçbir zaman bu sahnede Türkiyeli tasarımcılara destek olup onları daha görünür kılmak için çaba sarf etmedi.
Milano’da tarih içinde gerçekleşen en etkili Türkiyeli katılım “İlk in Milano” sergisi ile, gözde bölgelerden Zona Tortona’da 2007’de gerçekleşmişti. Bu sergiyi de birkaç tutkulu tasarımcı, Nurus firmasının finansal desteğiyle sağlayabilmişti. O gün orada olup da Burhan Öçal’ın darbuka sesleriyle yankılanan ve böylece ilgi odağı olan — bir bakıma — en kapsamlı ülkesel katılımımızla gururlanmamak elde değildi. Aynı yıl, aynı yerde küçük birer stantta sergileme yapan İngiliz tasarımcı Tom Dixon ve sahibi Leon’un bizzat başında beklediği küçük sergilemesiyle Çek cam üreticisi Lasvit; aradan geçen 20 yıl içerisinde küresel tasarım pazarının devleri arasına yerleştiler. Türkiye daha sonraki yıllarda iki kez mermer ihracatçıları birlikleriyle birlikte yine yer aldı Milano’da ancak ilgili politikaların olmadığı, desteklerin devamlı sağlanamadığı bir tabloda Türkiye’nin böylesi önemli bir ortamda gövde gösterisinde bulunması hiçbir zaman sürdürülebilir olamadı.
Bu yıl bu kez de Özbekistan’ın nasıl da büyüleyici bir sergileme yaparak kendini küresel yaratıcı ekonomide konumladığına bakılırsa, alabileceğimiz çok dersimiz var gibi görünüyor.
Bu nedenle sizlere sadece kendi imkânları ile Milano’da yaratıcılıklarını ve birbirinden değerli üretimlerini sergileyen Türkiyeli tasarımcıları birer kahraman olarak sunmak ve tanıtmak istedim.
Rüya Akyol: Genç tasarımcının hafıza ve malzeme arayışı
Rüya Akyol, zaten bir ayağı İtalya’da olan genç bir tasarımcı olarak Milano Tasarım Haftası kapsamında Türkiye’den dikkat çeken isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu kez de SaloneSatellite kapsamında mobilyalarını sergiledi.
SaloneSatellite, 1998’de efsanevi küratör Marva Griffin Wilshire tarafından kurulmuş, otuz beş yaş altı bağımsız tasarımcılara odaklanan ve Patricia Urquiola’dan Nendo’ya, Tokujin Yoshioka’dan Studio Brichet Ziegler’a kadar pek çok ismin uluslararası kariyerinin ilk eşiği olarak bilinen bir platform; dolayısıyla bu çevrede anılmak, Türkiye’den bir tasarımcı için yalnızca bir sergi değil, küresel endüstri ve basın ağına ilk ciddi bağlanma demek.
Bu platformda asıl önemli olan, tekil bir ürün sunumunun ötesinde, tasarımcının araştırma dili, malzemeye yaklaşımı ve üretim yöntemiyle uluslararası izleyici karşısına çıkması. Akyol’un sergilediği mobilyalar, çağdaş tasarımda giderek daha çok önem kazanan “nesnenin hafızası” meselesi üzerinden okunabilir: malzemenin yalnızca biçim veren bir unsur değil, kültürel ve duyusal bir taşıyıcı olmasını görebiliyorum bu tasarımlarda.
Bu kavramsal yol, 1990’ların sonundan itibaren özellikle Avrupa tasarımında kuvvetlenen post-endüstriyel yaklaşımla, yani üretimin yalnızca verim ve form değil; hafıza, biyografi ve özgünlük taşıdığı fikriyle gelişiyor.
Türkiye’den genç tasarımcıların Milano’da görünürlük kazanması, özellikle zanaat, yerel üretim, deneysel form ve sürdürülebilir malzeme tartışmaları açısından önemli; zira ülkemiz bu alanların tümünde gün ışığına henüz çıkamamış bir hazine gibi. Akyol’un sunumu da bu çizgide, Türkiye tasarım sahnesinin yeni kuşağının yalnızca ürün değil, kavramsal çerçeve ve araştırma diliyle nasıl da çağdaşlaşabileceğini temsil ediyor.
Şebnem Buhara: Tasarım, mekân, sanat ve ışık arasında çok dillilik
Şebnem Buhara ülkemizde tanıdığım en çalışkan ve azimli isimlerin başında geliyor. Ülkemizde kendi stüdyosunda sanattan aydınlatma ürünlerine, mekân tasarımı ve mimarlık pratiğine dek uzanan çok yönlü çalışmalar gerçekleştiriyor. Ben onu cam atölyesinde görmez isem bina şantiyesinde görüyorum; işini severek ve yorulmadan yaptığını biliyor ama yine de örneğin bir heykel sergisi açtığını görünce hâlâ şaşırıyorum nasıl yetişebildiğine. Şebnem son yıllarda Paris Maison Objet fuarına da katılımlarıyla dikkat çekti. Milano Tasarım Haftası’nda Casa Mobilya’nın tasarımcılarından biri olarak varlığı, Türkiye’den gelen tasarımcıların uluslararası sahnede yalnızca endüstriyel ürün ölçeğinde değil, iç mekân, obje ve koleksiyon dili üzerinden de yer aldığını göstermesi bakımından önemli oldu. Şebnem’in işleri, çoğu zaman malzeme seçimi, detay, ölçü, oran ve atmosfer üzerinden kurulan, ama her defasında el işçiliğine dokunan tasarım anlayışıyla okunuyor.
Milano’da bu tür bir katılımın önemi, Türkiye’de üretilen tasarım dilinin “yerel motif” düzeyine indirgenmeden, çağdaş ve uluslararası bir estetik çerçevede sunulabilmesi.
Son yirmi yılda Design Miami, PAD Paris/London, NOMAD, Collectible ve Nilufar Gallery gibi platformların kurumsallaştırdığı “collectible design” kategorisi, tam da bu alanda, endüstriyel seri üretimle galeri/sanat-tasarım hattı arasında, yeni bir alıcı ve okuyucu kitlesi yarattı. Şebnem’in sehpaları, aydınlatmaları, nesne ile mekân arasında kurduğu ilişki sayesinde bu alanda daha sessiz ama nitelikli bir görünürlük yaratıyor kanımca: dekoratif olmaktan çok duyusal, gösterişli olmaktan çok ölçülü, trend odaklı olmaktan çok zamansız bir tasarım tavrı var; bunu gören ve İtalya gibi önemli bir merkezde sunan Casa Mobilya’yı alkışlıyorum.
Uniqka: Deri nesnelerden mekâna doğru
Uniqka, geçtiğimiz yıl Alcova bölgesinin tartışmasız küresel ölçekte en dikkat çekici katılımını gerçekleştirdi. Deri nesneleri tümüyle el emeğiyle üreten bu stüdyo, geçtiğimiz yıl ilk kez deri mobilyalar sundu ve böylece hem görünürlüğünü hem de ticari kapasitesini artırdı. Milano Tasarım Haftası’nda bu yıl uluslararası iş birliği üzerinden en net izleyebildiğimiz marka yine Uniqka oldu. İstanbul merkezli olan Uniqka, bu yıl Studiopepe tarafından tasarlanan Silos Pedestal koleksiyonunu Milano’da tanıttı; ürün, daha önce yine Studiopepe imzalı Silos Collection’ın yeni parçası olarak duyuruldu.
Studiopepe, 2006’da Milano’da Arianna Lelli Mami ve Chiara Di Pinto tarafından kurulmuş, bugün Cassina, Spotti, Baxter, Sé ve Ceccotti gibi markalarla çalışan ve hem ürün tasarımı hem de sahne/enstalasyon tasarımı üzerinden Milano sahnesinin en görünür İtalyan stüdyolarından biri.
Silos Collection, Studiopepe’nin kendi ifadesiyle endüstriyel silo yapılarından ilham alan, kavisli yüzeyleri, heykelsi hacimleri, ışık-gölgeyle değişen yüzey etkisi ve deri kaplamanın yarattığı sofistike renk geçişleriyle tanımlanıyor. Koleksiyonun silindirik geometrisi, modernist mimarinin tahıl silosuna duyduğu uzun ilgiye gönderme yapıyor; Le Corbusier’nin Vers une Architecture (1923) kitabında siloları “mühendislik estetiğinin saf örneği” olarak yüceltmesini hatırlatıyor. Bu tasarım bu farkındalığa sessiz bir gönderme olarak okunabilir.
Uniqka açısından bu katılım, markanın deriyi yalnızca bir kaplama malzemesi olarak değil, mimari hacim ve obje tasarımının ana unsurlarından biri olarak ele aldığını gösteriyor. Türkiye’nin deri üretimindeki tarihsel derinliği, Beykoz’un Osmanlı’dan itibaren süregelen tabakhane geleneğinden bugün Tuzla ve İzmir’deki sanayileşmiş deri kümelerine uzanan bu birikim düşünüldüğünde Uniqka gibi tasarım odaklı markaların ham malzeme tedarikinden ustalık iş gücüne ve bilgi birikimine kadar tüm zinciri Türkiye içinde kurabilmesini mümkün kılıyor.
Silos ailesinde deri, traverten, ahşap ve metal gibi malzeme seçenekleriyle birleşerek hem dokunsal hem de görsel açıdan zengin bir yüzey dili oluşturuyor; bu birlikteliklerden traverten özellikle Türkiye’nin Denizli-Pamukkale havzasında dünyanın en büyük rezervlerinden birine sahip olduğu bir taş, yani malzeme zincirinin kendisi de farkında olmadan bir Türkiye-İtalya bağı kuruyor. Milano’da Studiopepe gibi güçlü bir tasarım stüdyosuyla görünür olmak, Uniqka’nın Türkiye merkezli bir marka olarak uluslararası collectible ve premium obje sahnesine nasıl da net bağlandığını gösteriyor.
Tanju Özelgin: Uluslararası marka iş birliklerinde deneyimli bir tasarım imzası
Tanju Özelgin, Türkiye tasarım sahnesinin en deneyimli isimlerinden biri olarak Milano Tasarım Haftası içinde sessiz ama emin biçimde yer alan figürlerden. İstanbul merkezli TO Design stüdyosunu yöneten Tanju’nun pratiği, mobilya, iç mekân, ürün ve mimari atmosfer arasında güçlü bir ilişkiler ağıyla devam ediyor.
Onun tasarım dilinde malzeme genellikle biçimden bağımsız bir estetik unsur değil; oran, taşıyıcılık, yüzey, ışık ve kullanım hissiyle birlikte çalışan temel bir odak noktası gibi. Detaylar ve üretim süreçlerini tasarımlarında okuyabiliyoruz her zaman. Onun bu yaklaşımını, modernist tasarım geleneğinin Achille Castiglioni’den Dieter Rams’a uzanan o “form ile yapı arasında ayrım yapmama” ilkesi özelinde, Türkiye’deki üretim koşullarına çevirme çabası olarak görüyorum. Tanju sessiz ama güçlü tasarımlarında bu özellikleriyle bizi şaşırtan ve hep zamansız bir çizgi sunuyor. Tanju’nun bu çizgisi, gösterişli bir yenilik arayışından çok, olgunlaşmış bir malzeme ve form bilgisini bizlere aktarıyor.
Milano’da Henge markasıyla iş birliğinde yer alan Özelgin’in önemi, yine Türkiye’den bir tasarımcının yalnızca yerel üreticilerle değil, uluslararası marka ve koleksiyon sistemleriyle de çalışabilmesinde yatıyor. Bu, Türkiye tasarımının küresel pazarda “üretici ülke” algısını aşarak tasarımcı kimliği, yaratıcı yön ve ürün geliştirme kapasitesiyle yer alması açısından kritik.
Devletin çeşitli birimleri sektörel oluşumlar ve ihracatçılar birliklerinde bu sözünü ettiğim “üretici ülke algısı sorunsalı”nın nasıl da sonsuz ve sonuçsuz biçimde tartışıldığına defalarca tanık oldum; oluyorum. Diğer yanda tasarımcılar kendi varlıkları, üretimleri ve iş birlikleriyle bu sorunsalı o kurumsal masalardan bağımsız biçimde zaten çözmüş, ilerliyorlar.
Özyeğin Üniversitesi: “Kıyı” ile akademi, gastronomi ve porselen arasında bir tasarım araştırması
İtiraf etmeliyim ki, tasarım alanında bugün Türkiye’de en beğendiğim üniversite maalesef........
