menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Onur Alp Yılmaz yazdı: Düzen değişikliği vaadiyle iktidar değişimi arasındaki simbiyotik ilişki

18 2
21.12.2025

Türkiye siyasetinde uzun süredir temel bir kavram karmaşası yaşanıyor: niyetler ile olgular birbirinin yerine geçiriliyor. Her siyasal cephe kendi niyet anlatısını bir “gerçeklik” olarak inşa ediyor ve bu gerçekliğin dışına çıkan her eleştiri ise ya ahlaki bir saldırı ya da düşmanca bir pozisyon olarak kodlanıyor.

Böylece siyaset, toplumsal sorunların çözüm üretildiği bir alan olmaktan çıkıp, niyetlerin ahlaki üstünlük yarışına dönüşüyor.

Bu tablo yalnızca iktidara özgü değil. İktidar, kararlarının somut toplumsal sonuçlarını “devlet aklı”, “beka” ve “zorunluluk” söylemleriyle perdelemeye çalışırken; muhalefet de çoğu zaman ortaya çıkan olguları dönüştürmek yerine kendi “demokratik niyetini” siyasetin merkezine yerleştiriyor.

Sonuçta hayat pahalılığı, güvencesizlik, adalet duygusunun aşınması, kurumsal çürüme gibi gündelik hayatın sert olguları, siyasetin asli konusu olmaktan çıkıyor.

Bu durum, derin bir temsil krizine yol açıyor. Herkes toplum adına konuşuyor; ama toplum, yaşadığı gerçekliği siyasete taşıyabilen bir özne olamıyor. Siyaset konuşuyor, fakat toplumun deneyimi konuşulmuyor. Adeta siyasetin konuşmasıyla toplumun sorunları arasında bir ters ilişki ortaya çıkıyor.

Peki, bu niyet–olgu kopuşunu tersine çevirmeyi hedefleyen bir siyasal hat hiç kurulmadı mı?

Kuruldu; fakat bu hat, bugün anladığımız anlamda “iktidarı ele geçirmeyi” değil, sorunların nedenini yanlış yerde arayan siyasal dili tersyüz etmeyi hedefliyordu. Rakip partileri değil, onları mümkün kılan düzeni hedef alan; yoksulluğu ve geri kalmışlığı ahlaki, kültürel ya da kişisel açıklamalardan çekip alarak doğrudan siyasal ve iktisadi yapının hanesine yazan bir hat bu. Türkiye siyasal tarihinde bu boşluğu en berrak biçimde fark eden ve buna karşı tutarlı bir siyasal çerçeve kurmaya çalışan isim ise Bülent Ecevit’ti.

Ecevit’in bu projeleri, klasik anlamda birer kalkınma programından ibaret değildi. Toplumsal beklentileri söylemle değil, kurumsal mekanizmalarla karşılamak sınırlamayan, Marksist anlamda altyapı-üstyapı tartışmasında bu ikili arasında bir denge tutturmaya çalışan çok daha derin bir mana taşıyordu. Hatta Ecevit, istatistiğe indirgenmiş olmakla eleştirdiği büyüme kavramının yerine gelişme kavramını koyuyor ve bunu Ecevit’i DSP örneği üzerinden incelediğim kitabımda ifade ettiğim üzere şöyle bir mantık çerçevesinde yapıyordu:

Ecevit, 4 Kasım 1976’da Trabzon’da yaptığı konuşmada AP’nin “büyüme”si ile CHP’nin “gelişme”sini tezat olarak ortaya koyar ve şöyle söyler: “Aradaki fark nedir? Sadece ekonomik büyüme dediniz mi bu rakamlarla belirtilen soyut bir büyümedir.” Ecevit’e göre, ekonominin büyümesi ile Türkiye’nin gelişmesi arasında fark vardır ve AP, “kardeşlerin, yeğenlerin cüzdanını büyüten” ekonominin büyümesinden yanayken, CHP, toplumsal gelişmenin yanındadır. Ecevit, bu toplumsal gelişmenin “toplumun belli kesimlerinin özlemlerini, yararlarını uzlaştırmayı hedefleyen bir “demokratik sol” doğrultu olduğunu söyler ve bu doğrultu dahilinde halk sektörüyle işçi ve köylünün kayrılacağını ifade eder. Buradan da anlaşıldığı gibi, CHP’nin demokratik sol vizyonu, sermayeyi ortadan kaldırmaya değil, işçi ve köylüyü de sermaye, hiç değilse meta sahibi yapmaya ve refahın yeniden dağıtımında sosyal adalet koşullarının kurumsal altyapısı sağlanana kadar onlara ayrıcalıklı bir statü vermeye dayanır.1

Dolayısıyla Halk Sektörü de halkı yalnızca adına karar verilen bir kitle olarak değil; üretimin, yatırımın ve bölüşümün doğrudan öznesi olarak konumlandırıyordu. Kooperatifler, üretici birlikleri ve yerel girişimler aracılığıyla yurttaş, yardım alan bir nesne olmaktan çıkıp ekonomik karar süreçlerinin parçası, yani özne haline geliyordu. Bu, siyaseti niyet beyanlarından kurtarıp çıktılar üzerinden hesap vermeye zorlayan bir yaklaşımdı. Köykent projesi ise bu hattın mekânsal ve toplumsal karşılığıydı.

Köyü “geri kalmışlık alanı” olarak değil, kamusal hayatın eşit bir parçası olarak yeniden kurmayı hedefliyordu. Eğitim, sağlık, üretim ve kültürel yaşamın bir arada örgütlendiği bu model, köyden kente göçü kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Siyaset, burada “sizi anlıyorum” demiyor; “yaşadığınız gerçekliği beraber dönüştürüyoruz” diyordu.

Bu yönüyle Ecevit’in çizgisi, temsil krizine karşı önemli bir siyasal........

© Medyascope