menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Önder Özden yazdı: Gürlek’in tapuları ve tarafsızlığın sınırları

17 0
28.03.2026

Son güncelleme: 28 Mart 2026 -

Önder Özden yazdı: Gürlek’in tapuları ve tarafsızlığın sınırları

28 Mart 2026 Cumartesi

Anormalliğin resmileşmesi

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in çeşitli mülklerle olan bağlantılarına dair son tartışmalar, basit bir siyasi polemiğin ötesine geçiyor. Bu mesele yalnızca bir görüş ayrılığı ya da sıradan bir skandal değil. Aksine, giderek daha görünür hâle gelen, tuhaf, tekrar eden ve görmezden gelinmesi zor bir örüntüyle karşı karşıyayız.

Ana muhalefet lideri Özgür Özel’in açıklamalarının ardından tepkiler hızla ayrıştı. Ancak bu ayrışma sanıldığı kadar yeni değil. Bazıları iddiaları sorgulamak yerine önemsizleştirmeyi tercih etti: “Daha önemli meseleler var,” denildi – savaş, güvenlik, ülkenin genel durumu. Bu yaklaşımın ima ettiği şey açık: mülkiyet, servet birikimi ve şeffaflık gibi sorular “yalnızca” tali meseleler.

Başka bir yaklaşım ise – hatta muhalefet bloğu içinde olduğu düşünülen bazı çevreler bile – farklı bir noktadan konuşur gibi görünürken aslında benzer bir sonuca ulaşır. Sürekli kamuoyu önünde olan bir bakanın böyle şeyler yapamayacağı ileri sürülür. Görünürlük, adeta masumiyetin kanıtına dönüşür. Sanki iktidar, kamuoyu önünde olduğu anda iktidar olmaktan çıkıyormuş gibi.

Oysa bu tür bir akıl yürütme, geçmişi unutmamızı bekler.

“Kamuoyu önünde” olan kişilerin karıştığı geçmiş skandalları hatırlamamak mümkün değil. 17-25 Aralık sürecine dair hafıza hâlâ canlı, her ne kadar seçici biçimde hatırlansa da. O dönem bize şunu göstermişti: görünürlük, usulsüzlüğü engellemez; bazen yalnızca onu normalleştirir.

Bu seçici unutma hâli tesadüf değil. Mevcut anlatıyı koruyan bir mekanizma. Hatırlamak bu anlatıyı sarsarken, unutmak onu sağlamlaştırır.

Bu savunmacı tepkilerin yanında, hâlâ klasik anlamda gazetecilik yapmaya çalışanlar da var. Sorular soran, doğrulamaya çalışan, iki tarafı da dinlemeye çalışan gazeteciler. Özgür Özel’in açıklamalarının ardından Akın Gürlek’e yöneltilen sorular bu çabanın bir örneği. Gürlek’in üzerine kayıtlı “yalnızca dört mülk” olduğunu kayıt altına almaya yönelik bir gazetecilik çabası söz konusu.

Bu yanıtın iddiaların tamamını karşılamadığı ve özellikle bakanın içinde bulunduğu iddia edilen karmaşık ilişki ağına yanıt vermediği aşikâr. Ancak buna rağmen, bakana yanıt hakkı tanıyan gazeteci tutumunun kendisi hedef hâline geliyor.

Özellikle sosyal medyada dikkat çekici bir tepki dalgası yayılıyor. Her iki tarafı da aktarmaya çalışan gazeteciler, muhalefet çevrelerinin bir kısmı tarafından eleştiriliyor. Tarafsızlık çabası, gizli bir bağlılık olarak yorumlanıyor. Bakanın açıklamasına yer vermek, “rejime yakınlık” olarak okunuyor.

Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Oysa gazetecilikte tarafsızlık, tam da iddianın iki tarafına eşit söz hakkı tanımayı gerektirir. Burada sorun nerede?

Sorun, “normal” koşullarda yaşamıyor oluşumuzda yatıyor. Gazeteciler yalnızca kamuoyunu bilgilendirdikleri için hedef gösteriliyor, hapsediliyor. Bunun yakın örneklerinden biri İsmail Arı. Bu koşullar altında iktidarı eleştirmek, skandalları araştırmak neredeyse bir ayağı cezaevi kapısında olmak anlamına geliyor.

Bu durumda tarafsızlık beklentisinin kendisi, tarafgirliğe düşmeden yeniden düşünülmek zorunda.

Meşruiyetin çerçevesi

Bu noktada tuhaf bir tarihsel yankıyı duymamak elde değil. Belki doğrudan bir paralellik değil, ama bir rezonans.

İspanyol sömürgeciler Amerika kıtasına ulaştıklarında yanlarında bir metin getirmişlerdi: 1513 tarihli Requerimiento (Gereklilik ya da Şart Belgesi). İspanyol Krallığı adına hazırlanan bu belge, yerli halklara çoğu zaman anlamadıkları bir dilde — İspanyolca — okunurdu. Hatta kimi zaman ortada kimse yokken bile okunarak “usulen” yerine getirilmiş sayılırdı.

Metin, yerli halklara Hristiyanlığı ve İspanyol otoritesini kabul etmelerini “bildirir”; aksi durumda şiddeti meşrulaştırırdı. Bu çerçevede, Tanrı’nın otoritesini tanımayanlar köleleştirmenin ve şiddetin doğal nesnesi hâline gelirdi. Bildirinin iletilmiş sayılmasıyla birlikte yerli halkların toprakları üzerindeki hakları da fiilen ortadan kalkmış kabul edilirdi. Kazanmanın mümkün olmadığı bir “oyun” yerli haklar için.

Bu belgenin çarpıcı yanı yalnızca içerdiği şiddet değil, kurduğu çerçevedir. Requerimiento, bir gerçeklik sistemi inşa eder. Yerli halkların bunu anlayıp anlamaması önemli değildir; önemli olan, çerçevenin dışında kalan her şeyin gayrimeşru ilan edilmesidir. Bu çerçevenin dışında kalanlar, kendi konumlarını savunma imkânını da kaybeder. Tanrı’nın sözüne o ya da bu şekilde kulaklarını kapatanlar “barbarlığı” seçmişlerdir.

Dolayısıyla bu yalnızca bir şiddet aracı değil, aynı zamanda bir meşruiyet üretme mekanizmasıdır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, bu tür bir çerçeve kurma pratiğinin modern bir versiyonu neredeyse.

Sınırları belirleyen sessizlik

Benzer bir çerçeve işliyor — neyin sorulabileceğini, neyin söylenebileceğini ve neyin yeterli bir yanıt sayılacağını belirleyen bir sınırlar sistemi var.

Bu meşruiyet yapısı içinde “yalnızca dört mülk” açıklamasının yeterli olduğu şart koşuluyor. Oysa bu yanıt, asıl iddiaları karşılamanın yanından bile geçmiyor. Buna rağmen çerçeve, eksik cevapların bile kapanış gibi algılanmasına izin veriyor.

Bu anlam rejimi, sorgulamanın sınırlarını da çizer. Gazetecilerden tarafsız olmaları bekleniyor, ama bu tarafsızlık son derece sınırlı koşullar altında mümkün. Hukuki baskılar, siyasi tehditler ve toplumsal tepkiler, hareket alanını daraltır.

Yönünü bulamayan tepki

Bu durum karşısında kamuoyunun tepkisi oldukça yoğun: öfke, hayal kırıklığı ve hatta ihanet duygusu hâkim. Bir dizi soru doğal olarak gündeme geliyor: Neden daha derin bir araştırma yok? Neden bağlantılar açığa çıkarılmıyor? Neden hikâye başlaması gereken yerde sona eriyor?

Son derece haklı sorular bunlar. Ancak çoğu zaman yanlış adreslere yöneltiliyor.

Zaten kısıtlı koşullar altında çalışan, meşrulaştırmanın bir parçası olmaya mesafe koyan gazeteciler eleştirinin ana hedefi hâline geliyor. Onların eksiklikleri büyütülürken, bu eksiklikleri yaratan yapısal koşullar arka planda kalıyor. Böylece çerçeve bir kez daha dikkati yönlendiriyor.

Bu nedenle tepkiler hem haklı hem de yönsüz.

Bu noktada “daha fazla cesaret” çağrısı yapmak cazip gelebilir. Gazetecilerin daha ileri gitmesi, daha derine inmesi beklenir. Ancak bu beklenti önemli bir gerçeği göz ardı eder: cezaevi, baskı ve tehdit gibi sonuçların olduğu bir ortamda cesaretin de sınırları var. Sorun bireysel cesaret meselesi değil; en nihayetinde yapısal bir sorun.

Belki de mesele, mevcut anlam rejimi içinde daha iyi performans talep etmekten ziyade bu çerçevenin kendisini sorgulamaktır. Eğer tarafsızlık koşulları baştan zedelenmişse, geleneksel tarafsızlık anlayışını sürdürmek yeterli olmayabilir. Çünkü tarafsızlık, mevcut kurumsal ve siyasal çerçeve içinde artık nötr bir ilke değil; bu çerçeve tarafından sınırlandırılmış ve işlevi dönüştürülmüş bir pratik.

Bu, gazetecilik ilkelerinden vazgeçmek anlamına........

© Medyascope