menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslam Özkan yazdı – 2026 protestoları gölgesinde İran: “Çin modeli” mi, “yumuşak geçiş” mi?

15 0
03.02.2026

Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik askeri müdahale tehditlerinin tırmandığı mevcut konjonktürde, “rejim değişikliği” söyleminin dolaşıma sokulması, Washington’un “müdahale için hiç öyle hukuki zemin oluşturayım” falan çabası gütme gereği duymadan ortaya koyduğu tutum, yeni jeopolitik doktriniyle oldukça paralellik arz etmekte. O meşu’m jeopolitik doktrin, normatif değerlerden arındırılmış bir güç projeksiyonundan başka bir şey değil. Dikkat edilirse Trump karar alma mekanizmalarına ilişkin kazara bile ağzına, uluslararası hukuk referansları almamaya özen göstermekte. Mevcut küresel düzende hukukun işlevsel karşılığı artık sembolik düzeyde bile dikkate alınmıyor.

Diğer taraftan, İran’da topyekûn bir çöküşün tetikleyeceği bölgesel istikrarsızlık ve öngörülemez maliyetler, bizleri, askeri müdahale seçeneğinin rasyonel olması bir yana, sürdürülebilirliğini bile sorgulamaya itiyor. Dış baskıların ve yaptırım rejimlerinin toplumsal dönüşüm üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığı tarihsel tecrübeler ışığında; İran’da İslami siyasal sistemin evrilme potansiyelini, dışsal zorlamalardan ziyade İslam Cumhuriyeti’nin kendi iç dinamikleri, elit fraksiyonları arasındaki güç dengeleri ve yerel sosyo-politik değişkenler üzerinden analiz etmeyi daha anlamlı buluyorum.

Devrim Muhafızları’nın (Sipah, Pasdaran) mevcut yönetim yapısı içerisindeki konumu, yönetim içerisinde daha aktif ve etkin hale nasıl geldiği, yönetim mekanizması içerisinde güç odakları arasındaki rekabetin İran İslam Devrimi’nden sonra yönetimi nasıl ve hangi yöne doğru evrilmesini sağladığı ve bugünlere nasıl gelindiği gibi soruların yanıtları, konuyu daha anlaşılır hale getirecektir.

Ayetullah Hüseyin Ali Muntazeri’nin 1989 yılında Humeyni tarafından haleflikten azledilmesi ve ardından gelen tasfiye süreci, İran İslam Cumhuriyeti’nin tarihinde sadece bir “haleflik kavgası” değil, ontolojik ve yapısal karakterinin değiştiği en büyük kırılma noktasıydı. Muntazeri’nin tasfiyesi İslam Cumhuriyeti’nin “kurumsallaşmış bir otoriterliğe” geçişi olarak görüldü. Ervand Abrahamian gibi tarihçilere göre Muntazeri, “devrimin vicdanı” olarak görülüyordu ve insan hakları ihlalleri ile hapishanelerdeki infazlara karşı çıkıyordu. Onun tasfiyesi, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik saflıktan ziyade beka ve güvenlik öncelikli bir yapıya bürünmesine yol açtı. Ancak, Muntazeri’den de önce gerek Halkın Mücahitleri’ne bağlı orduların 1985 yılında Tahran’a 25 km. kadar yakınlaşması ve bundan önce de 1982 yılında yine aynı örgütün parlamentoya düzenlediği (ki Halkın Mücahitleri, uluslararası bütün aktörler tarafından terör örgütü olarak kabul edilir) ve Devrimin önde gelen isimlerinin de aralarında bulunduğu 72 milletvekilinin öldürülmesi olaylarında da İran yönetimi, benzeri bir beka tedirginliği yaşamıştı.

Muntazeri’nin yerine içtihat yeterliliği en azından Kum havzasının bir kısmı tarafından tartışmalı görülen Ali Hamaney’in gelmesi, “Rehber” makamının dini bir otoriteden ziyade siyasi ve askeri bir yapıya dönüşmesine neden oldu. Muntazeri’nin tasfiyesiyle eş zamanlı olarak 1989’da yapılan Anayasa değişikliği, İslam Cumhuriyeti’nin yönetim mantığını kökten değiştirdi. İçerden ve dışardan bakan İranlı bazı akademisyenler, Muntazeri tasfiye edilmeseydi Velayet-i Fakih makamının daha “denetlenebilir” ve “şura (konsey)” odaklı kalabileceğini savunur. Muntazeri sonrası dönemde anayasadan “Rehber’in yüksek dini otorite olan Merci-i Taklid makamına sahip olma şartı” çıkarıldı. Bunun yerine “Velayet-i Mutlaka-i Fakih” (Fakih’in Mutlak Otoritesi) kavramı getirilerek, Rehber’e devlet çıkarları için İslam hukukunun ana başlıkları dışında kalan fer’i hükümleri askıya alma yetkisi verildi.

Pek çok siyaset bilimci, 1990’ların sonundaki Reformist hareketin aslında Muntazeri’nin tasfiyesiyle başladığını savunur. Farideh Farhi ve Abbas Milani’nin çalışmalarında vurguladığı üzere; Muntazeri’nin tasfiyesi, sistem içinde “İslam ile demokrasi nasıl bağdaşır?” sorusunu soran bir kanadın oluşmasına yol açtı. Muntazeri’nin savunduğu “halkın rızası olmadan velayet olmaz” fikri, daha sonra Muhammed Hatemi ve Yeşil Hareket (Musevi) için temel bir referans noktası haline geldi.

İranlı ilahiyatçı ve siyaset bilimci olmanın yanı sıra Muntazeri’nin öğrencisi olan Mohsen Kadivar, hocasının sadece bir kişiyle çatıştığı için değil, bizzat kurucusu olduğu Velayet-i Fakih teorisini demokratikleştirme çabası yüzünden tasfiye edildiğini savunur. Kadivar’a göre Muntazeri, liderin halk........

© Medyascope