Toplum ve Siyaset (5) | Oliver Roy ile söyleşi: “Bugünkü Suriye post-İslamcılığın laboratuvarıdır”
Toplum ve Siyaset programında Gülener Kırnalı, her hafta uzman akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlarla Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki kritik başlıklarını masaya yatırmaya devam ediyor. Bu bölümde Gülener Kırnalı’nın çok özel bir konuğu var: Dünyaca ünlü Fransız siyaset bilimci, düşünür ve Ortadoğu uzmanı Olivier Roy.
Olivier Roy, Siyasal İslam’ın Çöküşü adlı çalışmasıyla tüm dünyada büyük yankı uyandırmış bir isim. Akademik yelpazesi içerisinde çok geniş bir araştırma alanına sahip olmakla birlikte İran üzerine yazdığı önemli araştırmalarla tanınan etkili bir düşünür ve araştırmacı.
Gülener Kırnalı, Suriye’de yaşanan sıcak gelişmelerden İran’da rejimin nereye evrileceğine varan; bir adım geriye giderek yeni dünya düzeninin nasıl şekillendiği sorusunu da ele alan geniş bir yelpazede Olivier Roy ile çarpıcı bir söyleşi yaptı.
Söyleşinin metni:
Bugün ele alacağımız çok fazla konu var: elbette İran’ı konuşacağız, ardından başta Suriye’de yaşananlar olmak üzere Ortadoğu’daki önemli gelişmeleri konuşacağız. Ama aynı zamanda içinde bulunduğumuz dünyanın büyük kırılmalarını ve dönüşümlerinı de konuşacağız. Fakat önce, dünya gündeminin merkezinde yer alan İran’la başlayalım. Şüphesiz İran’da son derece ağır bir insani dram yaşanıyor. Rejim, kendi halkına karşı adeta bir savaş açmış durumda. Ve bugün herkes bu krizin nereye evrileceğini merak ediyor. 1999 yılında, ünlü İranlı sosyolog Farhad KHOSROKHAVAR ile birlikte kaleme aldığınız şu kitabı yayımlamıştınız: Iran : comment sortir d’une révolution religieuse? (Seuil Yayınları: 1999. Türkçe çevirisi: İran: Bir Devrimin Tükenişi, Metis Yayınları, 2000, çev: İsmail Yerguz.) Bu kitapta şöyle demiştiniz: “Her türden işaret bunu doğruluyor ki İran Devrimi’ni geride bırakmaya hazırlanıyor. Fakat bir İslam devriminden neden ve nasıl çıkılır?” Bu satırların üzerinden yirmi beş yıl geçti. İran pek çok sınavdan geçti ve öyle ya da böyle, rejim ayakta kalmayı başardı. Ancak bugün, varoluşsal nitelikteki en ağır krizlerinden biriyle karşı karşıya gibi görünüyor. Dolayısıyla kitabınızın temel sorusunu yeniden sormak istiyorum size: İran İslam Cumhuriyeti’nin sonunu mu izliyoruz? Ve eğer öyleyse, 2026’da bir İslam devriminden nasıl çıkılır?
Şöyle başlayalım: İslamî ideolojiye, mollaların denetimine vb. dayanan İslamî rejim, 1990’ların sonuna doğru işlevini yitirdi ve bir diktatörlüğe dönüştü; bugün ise açıkça Devrim Muhafızlarının diktatörlüğü olduğunu söyleyebiliriz. Din adamları artık gerçekten yönetimin merkezinde değil; daha da önemlisi halk artık İslamî ideolojiye inanmıyor. Benim “siyasal İslam’ın başarısızlığı” dediğim şey tam da budur: İslamcı ideolojinin krizi. Bu kriz 1990’ların sonunda ortaya çıktı.
Sonrasında rejim halkla bir tür uzlaşma denemesine girişti. Düzenli aralıklarla “ılımlı” bir cumhurbaşkanı, “radikal” bir cumhurbaşkanının yerine geldi; sonra yeniden tersi oldu. Rejim, yaşam tarzı ve ideoloji alanında bazı tavizler verdi; ama özünde derin biçimde otoriter ve hatta diktatoryal kaldı. Son yirmi yıl, hatta yirmi beş yıl içinde İran toplumu, bence tamamen sekülerleşmiş bir toplum hâline geldi.
Bu, mollaların yok olduğu ya da İslam’ın kaybolduğu anlamına gelmiyor. Fakat şunu söyleyebilirim: Rejime hem ideolojik hem de klientalist temelde hâlâ bağlı olan nüfus oranı yaklaşık yüzde 20 civarında. Yani Devrim Muhafızları’nın aileleri, Besiç güçlerinin aileleri, din adamlarının aileleri vs… Bu yine de birkaç milyon insan demek; rejimin hâlâ sokakta büyük gösteriler düzenleyebilmesini de bu açıklıyor. Ancak nüfusun geri kalanı rejimi izlemiyor, hatta artık rejime hiç inanmıyor; “İslamî adalet”e inanmıyor. Elbette demokrasi istiyorlar ama hepsinden önemlisi yaşam koşullarının iyileşmesini talep ediyorlar.
Son 25 yılda bir dizi protesto gördük. Bazen daha çok siyasiydi: 2009’da Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesiyle insanlar seçimlerin hileli olduğu gerekçesiyle sokağa çıktı. Bazen de isyanın çıkış noktası ahlak ve yaşam tarzı meseleleriydi: Başörtüsünü “doğru takmadığı” gerekçesiyle genç bir kadının (Mahsa Amini) ölümünün ardından başlayan ayaklanma gibi. Yani 3–4 yıl önce başörtüsüne karşı bir isyan yaşandı.
Bugün yeni olan şey şu: farklı mücadelelerin birleşmesi. Yani artık birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişebilecek kategoriler, birlikte sokağa çıkıyor ve rejimin sonunu istiyor. Reform istemiyorlar; ve rejimin bitmesini istiyorlar, burası çok kritik. Elbette gençler var, orta sınıflar var, kadınlar var, etnik azınlıklar var. Ama son gösterilerle birlikte artık “halk” var: proleterler, yoksullar ve aynı zamanda çarşı esnafı yani tüccarlar… Yani her açıdan, bir zamanlar rejimin sosyal ve ideolojik tabanı olan kesimler. Böylece rejim, sınıflar arası tabanını kaybetti. Geriye sadece hem ideolojik ama daha çok maddi sebeplerle rejime bağlı kalan bir “klientalist kitle” kaldı. Dolayısıyla ekonomi, rejimin bugün yaşadığı krizde büyük rol oynadı.
Ama çok önemli olan şu, bunun tekrar altını çizelim: insanlar reform istemiyor. Rejim için bu artık bir ölüm-kalım meselesi, bir hayatta kalma meselesi. Ya ayaklanmayı kanla bastırmayı başaracaklar ya da ortadan kaybolacaklar.
Peki, siz de kısaca değindiniz İran’daki muhalif hareketin merkezinde yer alan gençlerin ve kadınların rolünü biraz daha açarak konuşalım istiyorum. Zira bugün yaşananları 2022’de kadın ve gençlerin başını çektiği “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanının bir devamı olarak görmek mümkün. Bu açıdan bakınca, rejimin İslamî düzeninin, yeni kuşakları kendi tarafına çekmek niyetiyle ideolojik olarak konsolide etmeyi başaramadığını söyleyebiliriz. Bu durum daha geniş biçimde, dinî meşruiyetin bir krizine işaret ediyor mutlaka. Fakat İran toplumu içinde daha yeni ve bütünüyle farklı bir kimlik arayışına işaret ediyor mu sizce?
Evet, kesinlikle. Rejim yeni bir “İslamî kuşak” yaratmayı başaramadı. Komünist rejimlerin yeni komünist kuşaklar yaratmaya ve komünist bir zihniyet oluşturmaya çalıştığı gibi, bu rejim de genç kuşakları İslam’a dair kendi ideolojik vizyonu doğrultusunda eğitmeye çalıştı. Ortaya çıkan şey devasa bir başarısızlık oldu. Hatta ters etki yarattı: Gençleri yalnızca rejimden değil, çoğu zaman İslam’dan da uzaklaştırdı. Gençler çok daha az dindarlar; örneğin camiye çok daha az gidiyorlar. Evet, Müslüman kalmaya devam ediyorlar, ama neredeyse sadece kimliksel bir düzeyde diyebiliriz.
Bazıları Ortodoks Şii inancının dışında dinî biçimler arıyor; örneğin tasavvufta. Bazıları başka dinlerde bir ruhsallık arıyor. Bugün İran’da Hristiyanlığa........
