Toplum ve Siyaset (11) – İranlı antropolog Fariba Adelkhah: “İran toplumu iki ateş arasında”
Ortadoğu'da savaş: İsrail, Lübnan, Hamas, Hizbullah ve İran
Son güncelleme: 8 Mart 2026 -
Toplum ve Siyaset (11) – İranlı antropolog Fariba Adelkhah: “İran toplumu iki ateş arasında”
Toplum ve Siyaset programında Gülener Kırnalı, her hafta uzman akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlarla Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki kritik başlıkları ele alıyor. Bu bölümde Kırnalı’nın konuğu, dünyaca tanınan İranlı sosyolog ve antropolog Fariba Adelkhah. Fariba Adelkhah ile bu özel söyleşinin odağında ise savaşın görece az konuşulan bir boyutu var: İran toplumu ve İran’ın içinde neler yaşandığı.
Fariba Adelkhah, özellikle İran ve Afganistan üzerine yaptığı sosyolojik ve antropolojik çalışmalarla uluslararası alanda büyük yankı uyandırmış bir isim. Fariba Adelkhah’ın başlıca yapıtları arasında La révolution sous le voile: Femmes islamiques d’Iran (1991, “Örtünün Altındaki Devrim: İran’da İslamcı Kadınlar”) ve Thermidor en Iran (1993, Jean-François Bayart ve Olivier Roy ile birlikte, “İran’da ‘Thermidor’ Dönemi”) sayılabilir. Keza, Fariba Adelkhah’ın en önemli eserlerinden biri kabul edilen ve Türkçesi Metis Yayınları tarafından yayımlanan İran’da Modern Olmak, İran toplumunu anlamak açısından önemli bir başvuru kaynağı.
Gülener Kırnalı bu söyleşide, Fariba Adelkhah ile birlikte savaşın gölgesindeki İran toplumunu, İran içindeki toplumsal dinamikleri ve ülkenin geleceğine dair olası senaryoları ele alıyor.
Fariba Adelkhah ile söyleşinin Fransızca aslından yapılan tam Türkçe çevirisi şöyle:
“İletişim büyük ölçüde kopmuş durumda”
Merhaba Sayın Fariba Adelkhah, bugün bizimle olduğunuz için çok teşekkür ederim.
Size sormak istediğim çok şey var, hemen konuya gireyim: Yaklaşık bir haftadır gördüğümüz tablo o ki, neredeyse dakika dakika takip ettiğimiz büyük bir Orta Doğu savaşının içindeyiz. Ancak bu savaşın, uluslararası kamuoyu ve medya açısından görece çok daha az görünür kalan bir boyutu var: İran toplumu ve İran’ın içinde neler yaşandığı.
İran’ın içinden kastım İran devletinin stratejisi, İran siyasi elitleri arasındaki güç savaşı ya da İran’ın askerî kapasitesi gibi boyutlardan ziyade İran toplumunu şekillendiren toplumsal ve siyasal dinamikler. Son yıllarda yaşanan ekonomik krizler, uluslararası yaptırımlar ve son aylarda şahit olduğumuz -ve en sert ve kanlı biçimde bastırıldığına da şahit olduğumuz- güçlü toplumsal mobilizasyonların ardından İran toplumunda bugün birbirinden farklı duyguların bir arada var olduğunu tahmin etmek güç değil: korku, öfke, yas, yorgunluk ama bazen de umut.
Bu bağlamda size şunu sormak istiyorum: ABD ve İsrail’e karşı yürütülen bu savaş İran toplumunda nasıl algılanıyor? İran toplumu bu savaşı nasıl yaşıyor, nasıl görüyor ve nasıl yorumluyor?
Öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim.
Sanırım İranlıların bugün ülkelerinde ne yaşadığını anlatmak için çok fazla söze gerek yok. Altı gündür devam eden saldırıların giderek daha da yoğunlaştığını görüyoruz. Ama daha en başta şunu hatırlatmak gerekir: İranlılar iki güç arasında sıkışmış durumdalar. Sizin de girişinizde çok doğru biçimde belirttiğiniz gibi; bir tarafta devletin baskısı var. Yani son dönemde yaşanan ve aslında yeni de olmayan baskı ve bastırma politikaları. Diğer tarafta ise hepimizin bildiği bombardımanlar var. Yani İran halkı bu iki baskı arasında yaşıyor; üzerlerindeki çember giderek daralıyor.
Bir diğer sorun da şu: Şu an İran’dan çok kısıtlı bir haber alabiliyoruz. İletişim büyük ölçüde kopmuş durumda. Bilgileri ancak damla damla, yakınlarımızdan, bağlantılarımızdan ya da sosyal medya üzerinden alabiliyoruz. Çünkü İranlılar şu anda esas olarak sosyal medya aracılığıyla iletişim kuruyor. Bu ağlar Japonya’daki İranlıyı, ABD’nin en uzak köşelerinde, mesela Los Angeles’taki bir İranlıyla, Kanada’daki ya da Avrupa’daki İranlılarla buluşturuyor. Yani İran diasporası bu ağlar sayesinde birbirine bağlanıyor. Bu nedenle zaman zaman bazı tanıklıklar ortaya çıkıyor. Ama bugün bir araştırmacı olarak ben de herkesle aynı durumdayım ve benim de İran’ın içine dair bağlantılarım kopmuş durumda.
Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki medya şu anda bilgi üretimi ve paylaşımı açısından işleri daha da vahim bir hâle sokuyor. Bir yandan bir şey duyuyoruz, öte yandan tam tersini. Aslında iki tür bilgi kaynağı var. Birincisi, İran rejiminin otoriter yapısı nedeniyle kontrol edilen ve sansürlenen resmi bilgi. Diğer tarafta ise herkesin kendi çıkarına göre anlatmaya çalıştığı bilgiler var. Her gün yeni yalanlar üretiliyor. Bombardımanın ve İran rejiminin yarattığı korkunun dışında, medya üzerinden yayılan bu bilgi kirliliğinin de yarattığı büyük bir korku var. Bugün yaşadığımız bu çok yönlü, çok yoğun korku ve endişeyi varın siz anlayın.
Bunu söyledikten sonra şunu da hatırlatmak gerekiyor: İranlılar savaşa alışkın bir toplumdur. Çünkü İran toplumu, yakın hafızada, Irak’la sekiz yıl süren bir savaş yaşadı. Keza, son 40 yıl boyunca yaptırımlar altında yaşadılar. Ayrıca İran’da kurumlar ki bunu birazdan daha detaylı anlatacağım. Ama bu kurumlar içerisinde siyasi sınıf için ilk kertede şunu söyleyebiliriz: siyasi sınıfın önemli bir bölümü savaş deneyimiyle yetişmiş kişilerden oluşuyor. İslam Cumhuriyeti’nde bugün iktidarda olanların çoğu savaşın siperlerinde büyümüş bir kuşak. Bu yüzden güçlü olduklarını da bilmek gerekir.
Trump ise Iraklıların zamanında yaptığı hatanın aynısını yapıyor. Irak, İran’a saldırdığında İran’ın kısa sürede çökeceğini ve bölgenin kolayca kontrol altına alınabileceğini düşünmüştü. Trump da benzer bir yanılgıya düşerek bu savaşın birkaç gün içinde biteceğini düşündü. Oysa İran toplumunda güçlü bir dayanıklılık ve direnç var. İranlılar bu tür kriz durumlarına ve kriz sistemlerine alışkınlar.
İşte bazı sürprizler… İran’ın çok sayıda ve etkili insansız hava aracı var; kaldı ki bunları Rusya’ya da satıyorlar…
Öte yandan NATO’nun bugünkü tutumuna baktığımızda ise İran’a karşı Trump’ı destekleyen bir tablo görmüyoruz. Ayrıca şunu da eklemek gerekir: Trump’ın tam olarak ne yapmak istediği de belirsiz ve hatta bugün hâlâ kimse Trump’ın asıl niyeti nedir, bilmiyor. Özetle şu anda içinde bulunduğumuz durum bu. Bütün bu koşullara rağmen İran tarafında dikkate değer bir toplumsal dayanıklılığı ve direnci gördüğümüzü söylemek lazım.
“İran milliyetçiliği”
Bu noktada İran’ın içindeki sosyo-politik dinamiklere geri dönmek istiyorum. Tabii, kısıtlı veri var. Ancak yine de merak ettiğim husus şu: Savaşın başlamasından bu yana hem rejim yanlıları hem de muhalifler nezdinde bu grupların rejime dair tutumlarında bir değişim gözlemleniyor mu? Nitekim bazıları, muhalefetin bir bölümünün “ulusal birlik” diyebileceğimiz milliyetçi bir pozisyona yönelmesini bekliyordu; kimi zaman buna literatürde “bayrak etrafında toplanma” da deniyor. Bugün İran toplumunda böyle bir şey görüyor musunuz, yoksa durum daha mı farklı?
Elbette siyasal kriz ve savaş dönemlerinde hizalanmalar ve yeniden hizalanmalar yaşanır. Muhtemelen siz de Trump’ın operasyonuyla birlikte bombardımanları alkışlayan insanlara rastlamışsınızdır.
Ama İran toplumunda güçlü olan ve bir bakıma İslam Cumhuriyeti’nin lehine işleyen temel bir unsur var. O da İran milliyetçiliği. Bu milliyetçilik, her türlü dış müdahaleye karşı güçlü bir reddiyeyi ve ülkenin bağımsızlığını savunan bir duygudur. Unutmamak gerekir ki İran Devrimi’nin üç büyük sloganı vardı ve bunların başında “İran’ın bağımsızlığı” geliyordu. Her türlü dış müdahalenin reddi, monarşiye yöneltilen temel eleştirilerden biriydi.
Dolayısıyla söylediğiniz şey elbette doğru; bu tür dönemlerde toplumda pozisyon değişimleri görülebilir. İnsanlar yorulduğunda ve bıktıklarında, yaşadıkları baskılara ve işkencelere son vermek isteyebilirler. Bu tür tutumlar için kendilerine gerekçeler de bulabilirler. Ama aynı zamanda şunu da unutmamak gerekir ki İran rejimine karşı çıkıp ABD müdahalesini bir şekilde memnuniyetle karşılamak, aslında ABD’nin yapabileceklerine omuz vermekten başka bir şey olmaz. Çünkü unutmayalım ki gerçekte ABD’nin hedefi yalnızca İslam Cumhuriyeti ve İran rejimi değil; bir bütün olarak İran’ın kendisidir.
Örneğin bugün ABD’nin Kürtleri mobilize etmeye yönelik girişimlerine bir bakın. ABD’nin bu müdahaleci stratejisinin geçmişine baktığınızda da benzer bir çizgi görürsünüz. ABD hep aynı ve bildiği oyunu oynuyor. Afganistan’a geldiklerinde Taliban’ı yarattılar. Irak’a müdahale ettiklerinde IŞİD’i yarattılar. Bugün de kimsenin tam olarak kontrol edemeyeceği çok aktörlü ve kompleks bir sürecin ortaya çıkması için çalışıyorlar.
İran’da elbette toplumun bir kısmı artık bıkmış durumda. Hem siyasal baskıdan hem de ekonomik krizden çıkış yolu arıyorlar ve bazıları dış müdahalenin bir çıkış getirebileceğini düşünüyor olabilir. Ama açıkçası bu durum İran toplumunu temsil eden bir eğilim değil.
İran’da örgütlenme modelleri
Peki siz ABD’den bahsetmişken gelelim Batı dünyasına. Size Batı dünyasının İran’a bakışıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Batı medyasında ve Batı’daki çeşitli seviyelerden aktörlerin analizlerinde İran çoğu zaman rejime ve onun sembolik figürlerine indirgenen dar bir bakış açısına hapsoluyor. Sizce bu yaklaşım İran toplumunun gerçek karmaşıklığını, sosyal dinamiklerini, iç gerilimlerini ve belki de dönüşme kapasitesini anlamayı ne ölçüde engelliyor? Size bu soruyu bir yandan da bir Fransız vatandaşı olmanız ve uzun yıllardır Fransa’da çalışan, Avrupa’yı da çok iyi tanıyan bir araştırmacı olmanız sebebiyle soruyorum; Avrupa’nın İran’a bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu gerçekten çok iyi bir soru. Keşke bana burada da (Fransa’da ve Avrupa’da) zaman zaman sorulsa ama pek olmuyor. Bu soru için teşekkür ederim.
Elbette İran toplumunu sadece siyasi rejimine indirgemek son derece indirgemeci bir yaklaşım.
Avrupalıların çoğu zaman fark etmediği şey şu: İran’dan söz ederken hemen “diktatörlük” kavramına başvuruyorlar. Oysa diktatörlük ile demokrasi arasındaki ilişki siyah ile beyaz kadar basit olsaydı, bunu anlamak çok kolay olurdu. Gerçekte ise bu iki uç arasında çok daha karmaşık bir sistem var.
Fransa’da çoğu zaman gözden kaçan bir nokta şu: İran’daki sistem kolektif ve istişari bir karar alma yapısına sahip. “Rehber” (dini lider, velayet-i fakih) figürü güçlü olsa da kararlar tek başına alınmıyor. Diğer güç merkezleri de sürece dahil oluyor. Savaşın ilk gününde yaşananları hatırlayın: yönetimin farklı kesimleri aynı yerde bir araya gelmişti. Bu bize şunu gösteriyor; rejim ne kadar otoriter olsa da karar alma süreci tek bir kişinin iradesine indirgenemez. Elbette bu sistemi eleştirebiliriz; ancak yine de bu kolektif boyutun varlığını göz ardı etmemek gerekir. Fransız kamuoyu genellikle bu yönü görmekte........
