Gülener Kırnalı yazdı | Transatlantik ittifak ve Avrupa’nın geleceği masada: Münih’te neler konuşuldu?
Son güncelleme: 15 Şubat 2026 -
Gülener Kırnalı yazdı | Transatlantik ittifak ve Avrupa’nın geleceği masada: Münih’te neler konuşuldu?
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı sıradan bir diplomasi buluşması değil. Ukrayna Savaşı’nın beşinci yılına girilirken, ABD’de Trump yönetimi için transatlantik ilişkiler tartışma konusuyken ve Avrupa kendi savunma kapasitesini sorgularken Münih, adeta Batı’nın iç muhasebe sahnesine dönüşmüş durumda. 1963’ten bu yana düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, Soğuk Savaş yıllarından beri küresel güvenlik tartışmalarının en kritik adreslerinden biri. Bugün ise birçok açıdan çok daha fazlasına tekabül ediyor: Küresel güç dengelerinin tartışıldığı, stratejik yönelimlerin test edildiği bir zemin. Devlet ve hükümet başkanları, bakanlar, uluslararası kuruluş temsilcileri, siyaset ve ekonominin karar vericileri Münih’te yalnızca krizleri değil, düzeni ve güveni konuşuyor.
Bu hafta sonu düzenlenen konferansta 50’den fazla devlet ve hükümet başkanı, 100’ün üzerinde dışişleri ve savunma bakanı, NATO, AB ve BM temsilcileri, ABD Kongresi üyeleri, think-tank çevresi, büyük teknoloji şirketlerinin yöneticileri, savunma sanayii liderleri ve ekonomi aktörleri aynı çatı altındaydı. Adı üstünde; ana konu güvenlik. Ancak “güvenlik” başlığı altında dünyanın dört bir yanındaki meseleler onlarca oturum ve panelde ele alınıyor. Bunun yanı sıra kapalı kapılar ardında yürütülen çok sayıda diplomatik görüşme için de önemli bir zemin oluşuyor.
Fakat bu yıl konferansın merkezinde yer alan asıl mesele, değişen dünya düzeni içinde ABD ve Avrupa’nın güvenlik stratejileri — daha da önemlisi, bu iki tarafın stratejilerinin birbirine ne ölçüde uyduğu. Konferans öncesinde yayımlanan Munich Security Report 2026 (2026 Münih Güvenlik Raporu) da tam olarak bu ruh halini yansıtıyordu. Raporda öne çıkan tema, “düzenin parçalanması” ve Batı içindeki güven erozyonuydu. Raporun başlığı ise daha dikkat çekici: “Under Destruction”. İnşaat alanlarında kullanılan “yapım aşamasında” ibaresinin tersine çevrildiği bir söz oyunu üzerinden güçlü bir siyasi gönderme yapıyor: “Yıkım Aşamasında.”
Buradaki yıkım, değişen küresel dengeler içinde — başta Trump yönetimi olmak üzere — mevcut jeopolitik ve kurumsal yapıları zorlayan, hatta dozerle girer gibi sarsan yıkıcı siyasi güçlere atıf. Rapor, reform yerine yıkımı tercih eden siyasi akımların yükselişinin kapsamlı sonuçlarını inceliyor. Ve yerleşik demokratik kurumların performansına yönelik yaygın hoşnutsuzluğun ve anlamlı reformlara duyulan güven kaybının gölgesinde bu yıkıcı gündemlerin güç kazandığı vurgulanıyor.
2026 Münih Güvenlik Endeksi kapsamında incelenen tüm G7 ülkelerinde, mevcut hükümet politikalarının gelecek kuşakları daha iyi bir konuma taşıyacağına inananların oranı son derece düşük. Başka bir deyişle, güvenlik krizlerinin arka planında derin bir temsil ve güven krizi bulunduğu savunuluyor. Öte yandan transatlantik ilişkilerdeki belirsizlik, Küresel Güney’in Batı’ya mesafesinin artması ve ekonomik güvenliğin askerî güvenlik kadar belirleyici hâle gelmesi de raporun temel başlıkları arasında. Özetle raporun ana vurgusu şu: Batı kendi içinde birlik sağlayamazsa, küresel sistem üzerindeki normatif üstünlüğünü koruması zorlaşacak.
Ve bu vurgudan hareketle bu yıl Münih’teki konferansta, “Batı’nın bekası” başlığıyla özetleyebileceğimiz iki tema açık biçimde öne çıkıyor: Transatlantik ittifakın geleceği ve Avrupa’nın güvenlik mimarisi.
Transatlantik ittifak: Kopuş mu, gerilim mi, yeniden tanım mı?
Bu başlık altında Münih’te çok sayıda lider ve siyasetçi söz aldı. Ancak dünya basınının manşetlerine taşınan konuşmalar ağırlıklı olarak ABD ve Avrupa’dan gelen mesajlardı. Çünkü asıl merak edilen soru şuydu: Transatlantik ittifak bir kopuşa mı sürükleniyor, yoksa yeni bir tanıma mı hazırlanıyor?
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD’nin artık tek başına küresel düzeni taşıyamayacağını vurguladı. NATO’nun önemini teslim ederken Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması gerektiğini söyledi. Mesaj netti: Amerika gerekli ama yeterli değil. Bu, Avrupa’nın güvenlikte daha aktif rol üstlenmesi gerektiği yönünde açık bir çağrıydı. Merz’in çizgisi sürpriz değildi; Almanya uzun süredir savunma harcamalarını artırma ve Avrupa içinde daha fazla yük üstlenme tartışmasının merkezinde.
Münih Konferansı’nda belki de en çok ses getiren kişi ABD’li Temsilciler Meclisi üyesi ve Demokratların sol kanadının önemli figürü Alexandria Ocasio-Cortez oldu. Yaptığı etkili konuşma ABD medyasının gündemine oturdu. Nitekim 2028’de Demokratların başkan adayı olması ihtimali konuşulan AOC’nin konuşması, Demokratların sosyalist kanadının dış politika vizyonunun böylesi bir zirvede dile getirilmesi açısından da önemliydi. Öyle ki ABD’yi yakından takip eden Twitter akışım iki gün boyunca AOC videoları ve övgüleriyle doldu taştı. AOC’nin yeni küresel düzen bağlamında zihin açıcı şeyler söylediği ve bu bağlamda Trump yönetimini sert ve akıllı bir dille eleştirdiği konuşmasının bir kısmı da transatlantik ittifak üzerineydi. Meseleyi savunma ve askeri boyutlardan çıkararak demokratik değerler çerçevesinde ele alan AOC, transatlantik ittifakın bir çıkar ortaklığı değil, normatif bir dayanışma olduğunu savundu. Ki bu bakış açısı, bazı açılardan benzer tutumları sergileyen bazı Avrupalı aktörler için sevindirici ve umut verici oldu. AOC özetle, Trump’a parmak sallayarak, otoriter eğilimlerin ittifakı zayıflattığını belirtti ve çok taraflılığa dönüş çağrısı yaptı. Kuşkusuz, bu konuşma, Amerikan iç siyasetindeki ideolojik ayrışmanın Münih sahnesine taşınmış hâliydi. AOC’nin perspektifi, Trump çizgisine karşı geliştirilen liberal-ulusal güvenlik anlayışını ve Avrupa ile demokratik değerler dayanışmasını yansıtıyor.
AOC’nin dedikleri önemliydi ama bu başlık altındaki en kritik konuşma kuşkusuz ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya aitti. Çünkü asıl merak edilen, Trump yönetiminin transatlantik ittifaka nasıl baktığıydı. Merz’in ya da AOC’nin perspektifleri belirli ölçüde öngörülebilirdi; fakat Washington’ın bu buluşmada nasıl bir ton kullanacağı belirsizdi. Rubio daha stratejik ve hesaplı bir dil tercih etti. “Yeni bir Batı yüzyılı” vurgusu yaptı ancak aynı anda Avrupa’nın değişmek zorunda olduğunu söyledi. Göç, ekonomik gerileme ve savunma kapasitesi gibi başlıkları gündeme getirerek Avrupa’nın güçlenmesinin transatlantik denge için şart olduğunu ifade etti. Bu yaklaşım açık bir kopuş söylemi değildi fakat koşullu bir dayanışma mesajı içeriyordu. Alt mesaj açıktı: Avrupa zayıf kalırsa ittifak da zayıflar — ve bu yük artık tek taraflı taşınmayacak: “Zayıf müttefikler istemiyoruz. İşlemeyen bir statükoyu savunan müttefikler değil, onu düzeltmeye çalışan müttefikler istiyoruz.”
Rubio’nun sözleri, Münih’te onu dinleyen Avrupalı aktörlerce temkinli bir rahatlama ile karşılandı. Liderler konuşmayı dikkatle ve bir miktar tedirginlikle izlemişti; zira geçen yılki konferansta ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Avrupa’nın yönetişim anlayışına yönelik sert ve yıpratıcı eleştirilerini tekrar etmesinden endişe ediliyordu. Rubio’nun tonu o ölçüde çatışmacı değildi, ancak mesajın şartlı niteliği herkesin not ettiği bir unsurdu. Üstelik Rubio’nun yaptığı “medeniyet”, “Hristiyan Batı medeniyeti” ve “Avrupa medeniyetinin erozyonu” jargonunu sürdürmesi Trump yönetiminin yeni dünya düzeni okumasının devamı niteliğindeydi.
Tabii bu noktada şu soru kaçınılmaz biçimde gündeme geliyor: Rubio’nun bu tonu, Trump döneminin NATO’ya mesafeli yaklaşımının daha rafine, diplomatik bir versiyonu mu? Yoksa Trump yönetiminin Strateji Belgesi’ne nazaran ılımlılaşmış ve yeniden tanımlanmış, karşılıklı yük paylaşımına dayalı bir transatlantik denge arayışının işareti mi? Görünen o ki ABD, Avrupa ile ilişkileri koparmamak noktasında diplomatik bir ses çıkardı ve ABD yeniden tanımlanan bir transatlantik ittifak istiyor ama ancak ve ancak Trump’ın istediği şekilde. Yani ittifakın ipleri hâlâ gergin.
Rubio’nun “Avrupa değişmeli” çıkışı, daha önce de defalarca dile getirildi, başta Trump tarafından. Ve bu argüman, meseleyi doğal olarak Avrupa’nın kendi güvenlik kapasitesine taşıyor. Zira ABD ve Avrupa’nın pozisyonları uzun süredir netleşmiş durumda; meselenin belirleyici faktörü artık Washington’ın taahhüdünden ziyade Avrupa’nın kendi gücünü ne kadar inşa edebileceği ve buna bağlı olarak ABD karşısında ne kadar özgüvenli ve cesur durabileceği. O yüzden gelelim Avrupa tarafına.
Avrupa’nın “sabit” güvenlik sınavı: Stratejik özerklik mi, yeniden yük paylaşımı mı?
Eğer ABD yük paylaşımında ısrarcıysa ve “Avrupa değişmeli” diyorsa, Avrupa’nın yanıtı ne olacak? Münih’te bu soruya Londra, Brüksel ve Paris’ten üç farklı ama birbirini tamamlayan cevap geldi. Ancak bu cevapların hiçbiri sürpriz değildi. Avrupa’nın iki büyük askerî gücünün liderleri Keir Starmer ve Emmanuel Macron’un yanı........
