menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (37) | Şebnem Korur Fincancı: Münevver Karabulut cinayetinde davaya müdahil olduğum iddiaları doğru değil

17 0
17.02.2026

Kurtlar Sofrasında Kadınlar

Son güncelleme: 17 Şubat 2026 -

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (37) | Şebnem Korur Fincancı: Münevver Karabulut cinayetinde davaya müdahil olduğum iddiaları doğru değil

16 Şubat 2026 Pazartesi

“Kurtlar Sofrasında Kadınlar”, yayın hayatına 2024 yerel seçimleri öncesinde, siyasetin erkek egemen diline karşı kadınların sözünü büyütmek için çıktı. Farklı siyasi partilerden kadın belediye başkan adaylarının sesine alan açan program, bugün yoluna; iktidar, baskı ve eşitsizlikle çevrili bir düzende var olma mücadelesi veren kadınların hikâyelerini görünür kılarak devam ediyor. Sanattan siyasete, sivil toplumdan bilim ve emek alanlarına uzanan bu yolculukta kadınlar, susmaları beklenen yerde konuşuyor, geri durmaları istenen yerde ısrarla yürüyor.

Kurtlar Sofrasında Kadınlar, kadınların siyasetteki sesi olmak için başladı ve eşitsizlikle mücadeleye odaklandı.

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, insan hakları mücadelesinin önemli bir ismi; İstanbul Protokolü’nün hazırlayıcılarından birisidir.

Fincancı, kadınların soyadı meselesiyle ilgili eşitsizliklere dikkat çekti ve kadınların kendi isimleriyle yaşaması gerektiğini vurguladı.

Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı davalarının yapısal sorunlarını ele aldı ve çözüm önerileri geliştirdi.

Hakkındaki iddiaları reddeden Fincancı, Münevver Karabulut cinayeti için Davaya müdahil olmadım dedi.

Röportajdan öne çıkanlar

Kadının soyadı meselesi

Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı

Münevver Karabulut davası: “Davaya müdahil olmadım”

Uğur Mumcu cinayeti ve Adnan Oktar davası

Göksel Göksu’nun hazırlayıp sunduğu programın bu bölümdeki konuğu, insan hakları mücadelesini mesleğinin ve hayatının merkezine koymuş bir isim: Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı.

Adli tıp denildiğinde, işkencenin belgelenmesi, cezasızlıkla mücadele ve devlet şiddetinin görünür kılınması söz konusu olduğunda, Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri. 90’lı yıllardan bu yana işkence raporlarından Susurluk sürecine, kimyasal silahların yol açtığı sağlık sorunlarından açlık grevlerine, aile içi cinsel şiddet ve çocuk istismarına kadar pek çok dosyada imzası var.

Birleşmiş Milletler tarafından işkencenin saptanmasında uluslararası standart olarak kabul edilen İstanbul Protokolü’nün hazırlayıcılarından olan Fincancı, Savaş Suçları Mahkemesi’nde görev aldı; Ergenekon davasının tek müdahili oldu. Ancak bu mücadele, ona yalnızca akademik ya da mesleki bir itibar getirmedi, aynı zamanda ağır bedeller de ödetti. Hakkında yürütülen kampanyalar, açılan davalar, hedef gösterilmeler ve cezaevi… Tüm bunlara rağmen, Fincancı nsan hakları savunuculuğundan, hakikatin peşinde olmaktan vazgeçmedi.

Bu bölümde Göksel Göksu’nun sorularını yanıtlayan Şebnem Korur Fincancı yaşamını ve mücadelesini, gerçekte kim olduğunu, hakkında dolaşıma sokulan iddialara nasıl baktığını ve kadına yönelik şiddet ile cinsel istismarın açığa çıkarılması için yıllardır sürdürdüğü çalışmaları anlattı.

Programda Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, ailesinden başlayarak üniversite yıllarına, adli tıpla tanışmasına ve insan hakları mücadelesinin nasıl şekillendiğine uzanan yaşam öyküsünü paylaştı. Tıp fakültesinde öğrenci olduğu yıllardan itibaren işkence, cezasızlık ve devlet şiddetiyle yüzleştiğini; mesleğini yalnızca bir uzmanlık alanı değil, hakikatin ortaya çıkarılması için üstlenilmiş bir sorumluluk olarak gördüğünü vurguladı.

Kadının soyadı meselesi

Programın önemli başlıklarından biri, Türkiye’de kadınların hayatını doğrudan etkileyen soyadı meselesi oldu. Fincancı, akademik ve mesleki üretiminin büyük bölümünü “Fincancı” soyadıyla gerçekleştirdiğini; boşanmasının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ resmi kayıtlarda ve mesleki alanda bu isimle tanındığını aktardı. “Bir erkeğin soyadı kalacaksa, babamınki kalsın dedim” sözleriyle, kadınların evlilik ve boşanma süreçlerinde kimlikleri üzerinde söz sahibi olamamasının yarattığı eşitsizliğe dikkat çekti. Kadınların hangi isimle yaşamak istediklerine kendilerinin karar vermesi gerektiğini, bunun hâlâ politik bir mücadele alanı olduğunu ifade etti.

Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı

Sohbet, adli tıp uygulamalarına ve yargı sistemindeki yapısal sorunlara uzandı. Özellikle kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı davalarında mağdurların defalarca aynı öyküyü anlatmak zorunda bırakılmasının, tekrar tekrar muayeneden geçirilmelerinin şiddeti yeniden ürettiğini söyledi. Bu döngüyü kırmak için yıllardır Çocuk İzlem Merkezleri (ÇİM) ve Şiddet Önleme Merkezleri’nin (ŞÖNİM) kurulmasında öneriler geliştirdiklerini; ancak bu önerilerin çoğunun ya hayata geçirilmediğini ya da yalnızca “yapılmış gibi” bırakıldığını dile getirdi. Fincancı “ÇİM’lerin, ŞÖNİM’lerin öncüsü bizim adli tip polikliniklerimizdir” dedi. ve sorunun yalnızca uygulamada değil, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas almayan bakış açısında olduğunu vurguladı.

Programın ilerleyen bölümünde Fincancı, uluslararası bağımsız adli tıp çalışmaları kapsamında yürüttüğü bir soruşturma üzerinden, hakikatin ortaya çıkarılmasının çoğu zaman hukuki sonuç doğurmasa bile mağdur yakınları için “yalnız olmadıklarını bilmenin” hayati bir anlam taşıdığını anlattı.

Münevver Karabulut davası: “Davaya müdahil olmadım”

Kurtlar Sofrasında Kadınlar’ın son bölümünde ise Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında yıllardır dolaşıma sokulan iddialara ve hakkındaki yanlış bilimnenlere geldi. Fincancı, kamuoyunda sıkça tekrarlanan bazı suçlamaların gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını net biçimde ifade etti. Münevver Karabulut cinayetinde davaya müdahil olduğu ve süreci değiştirdiği yönündeki iddiaların doğru olmadığını; o tarihte Adli Tıp Kurumu’yla hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söyledi. 2000 yılında, bir işkence olgusuna ilişkin tutumu nedeniyle kurumdan uzaklaştırıldığını ve sonrasında geri dönmediğini hatırlattı. Bu nedenle söz konusu davada herhangi bir müdahalesinin mümkün olmadığını belirtti.

Uğur Mumcu cinayeti ve Adnan Oktar davası

Uğur Mumcu cinayeti ve Adnan Oktar davası üzerinden yöneltilen iddiaların da çarpıtıldığını ifade eden Fincancı, muayene etmeden rapor verdiği suçlamalarını reddetti. Yaptığı değerlendirmelerin yalnızca kendisine ait olmadığını; farklı uzmanlık alanlarından görüşler alınarak hazırlandığını vurguladı. “İşkence gördüler” demediğini, yalnızca işkence iddialarının bağımsız ve uzman kişilerce incelenmesi gerektiğini söyledi.

Fincancı’ya göre mesele açık: İşkence mutlak olarak yasak. Kim olduğuna, neyle suçlandığına bakılmaksızın hiç kimseye işkence yapılamaz. Bir suç varsa bunun yargılaması yapılır; ancak işkence iddiası varsa, bunun belgelenmesi ve sorumluların cezalandırılması gerekir.

Sizin görünmeyen yüzünüzü tanımak, anlamak istiyoruz.  Ağır bedeller ödediğinizi söyledim, hakikaten zorlu bir yaşantınızın olduğunu biliyor  sizi yakından izleyenler. Şimdi ben pek çok soru hazırladım, çok çalıştım dersime ama önce  şöyle başlamak istiyorum. Sizi 2021’e götüreceğim. 2021 yılında Evrensel Gazetesi’nde yazdığınız bir yazı da bir cümle dikkatimi çekti.  Okuyacağım izin verirseniz. Diyorsunuz ki, “ne yana baksam diğer yarım buz keser. Ağır  yükler taşıdık hep. Farkına varmamak, bilmezden gelmek, üzerine kurguladığımız  hayatlarımızı susurlukta temize çekemedik. Ergenekonda da denemedik bile. Şimdilerde ise görmezden geldiklerimizin pornografisiyle  yetinecek gibi duruyoruz. Şimdi 2026’dayız. Bu cümleler… Şimdi 2026’dayız, 2022’den boyunca çok şey değişti ama bu cümleler değişti mi? Sanki bugünü anlatıyormuşsunuz gibi geldi  bana.  Bazen evrenseldeki yazılarıma bakıyorum hatta zaman zaman, toparlasak düzenlesek de kitap olarak yayınlasak diye düşündüğüm de oluyor. Çünkü evet bazen çok  güncele dair ama bazıları gerçekten 2003’te başladım ben yazmaya bakın 23 yıl olmuş. 23  yılda hiç değişmemiş ve hala devam eden pek çok sorunla karşı karşıya olduğumuzu ve  sanki bugünü anlatmışım gibi bir durumla karşılaştığımı düşünüyorum. O yüzden evet  değişmedi. Değişmesi için aslında toplumun bunu üstlenmesi, sahip çıkıp birlikte  mücadeleyi güçlendirmesi gerekiyor ama onu da bir türlü başaramadık. Yani bu bizim başarısızlığımız. Anlatmayı başaramamak belki. Bir de tabii dönemin  özellikleri yani dönemin ruhu dedikleri o Zeitgeist çok Etkiliyor sanırım çünkü sadece  görüneni alıyor toplum ama sorgulamadan alıyor ve sorguladığında nereye gideceğini çok  da kestiremiyor ne yazık ki. O yüzden belki sorgulamamayı tercih ediyor. Öyle olunca da  evet. Hala geçerli düşündüğümüzde bunların tamamı.  Çünkü o dönemde de biliyorsunuz işte Türk Tabipler Birliği içinde mücadeleyi biraz daha  güçlü vermek gerekiyordu. Pandemi dönemiydi, salgının olduğu dönem. Aşılar, bu aşılarla  ilgili söylenen yalanlar, vaka sayıları ile ilgili. sorunlar, vaka hasta ayrımı yapmak gibi tıbbi  bilgiyle uyuşmayan tartışmalar. Dolayısıyla hepsi birbiriyle bağlantılı aslında.  Peki bu şey hissi uyandırır ama yani bir arpa boyu yol kat edemiyoruz. Hissi uyandırır ama  böyle düşünmek istediğim için söylemiyorum ama yani dönüyoruz dolaşıyoruz sanki tekrar  başlıyoruz, başa dönüyoruz gibi.  Yani aslında şöyle her seferinde bir arpa boyu yol gidiyoruz. O arpanın boyu çok kıymetli.  Sizin öyle düşünmediğinizi zaten biliyorum. Öyle düşünseniz diğer çalışmalarınızı  sürdürmezdiniz. Hepimiz birer arpa birer arpa ilerleyerek belli bir yere doğru gidiyoruz. O  yüzden mücadele ediyoruz zaten. Hani hem meslek örgütlerimizde. Hem emek örgütlerinde hem hani benim gibi insan hakları örgütlerindeki mücadelemizde  bir arpa boyu yol gitsek ne kadar kıymetli olur diye. Tabi bazen zorluyor. Bazen bize o bir  arpa boyu yol ilerledikten sonra üç arpa boyu geriye de itebiliyor ama Sonunda sıçramalarla da olsa ilerlediğimizi söylemek mümkün. Bir de toplumlar hani sosyolog değilim tabi ben  ama toplumlar zaman zaman salınımlar olsa da ilerleme yönünde bir harekete sahip. Sonuçta değişiyor, dönüşüyor. Belki bizim tam algılamadığımız bir takım dönüşümler bunlar. Ama şöyle düşünün, örneğin Migros işçileri, depo işçileri grevde. Her gün gidiyorlar  ve Migros patronunun evinin önünde gözaltına alınıyorlar. Ama hiç vazgeçmediler. Biz  böyle bir greve ve bu kadar dirençli bir tutumu uzun zamandır görmedik. Bu bir ilerleme. Gencecik insanlar bunlar, haklarını talep ediyorlar, hayatta kalmak istiyorlar. Ve bize  seslerini duyurdular. Çok da etkili biçimde duyurdular. Mesela biz onlar kadar etkili  duyuramıyoruz sesimizi. Gençlerden öğreneceklerimiz çok diye düşünüyorum ben  mücadele içinde olanlardan. O yüzden bir değişim olduğunu söylemek mümkün. Tabii ki olumsuzluklar yok mu? Elbette  var ama bence sol mememizin altındaki cevahir hiç kararmasın diyorum ben.  Peki, şimdi az önce programı başlatırken sizi tanımlamaya çalıştım ama gerçekten yetmiyor. Yani saymakla bitmeyen pek çok şeyde imzanızın olduğunu biliyoruz. Yani bunların en  önemlilerinden biri mesela birleşmiş. Milletlerin işkencenin saptanmasında kabul ettiği  uluslararası bir kılavuz. İstanbul protokolü belgesi. Siz orada da varsınız. Siz ergenekon davasında da varsınız.  Susurlukta da adınız var. Aile içi şiddette varsınız. Çocuk istismarında varsınız. Şimdi o  kadar katmanlı, çok katmanlı ki bütün bunlar. Bütün buradan nereye geleceğim? Türk  Tebrikler Birliği Başkanlığı’nda unutmayalım tabi. Yola çıkarken, tabir yerindeyse Çiçek’in burnunda bir tıp fakültesi öğrenci iken, böyle bir  vizyonla mı yola çıktınız? Ne hayalleriniz vardı o zaman, ne düşünüyordunuz?  Yani şöyle, tabii bir kere toplumcu hekimlik anlayışına sahip bir hekim olarak yetiştirildim  ben. Yani hocalarımız da öyleydi. 1402’likti en sevdiğimiz, saygı duyduğumuz hocalarımız  1980 darbe sürecinde. Yani 70’lerden geldik birlikte, onlardan öğrendik. Onlar sonra üniversiteden atıldılar 1402’lik olup. Ama bize böyle bir vizyon verdiler. Yani  toplum yararına bir sekimliğimizi nasıl kullanabiliriz? Eti kilkelerimize uygun nasıl tutum  alabiliriz? Hani hekimlik düşüncemiz mecbur hizmette hekimlik yaparken de şunu keşfettim ki ben hekimlik tek başına yetmiyor. Çünkü sağlık politikaları belirleyen ve ne yazık ki o sağlık politikaları üzerinden örneğin ben bir hastanın tanısını doğru olarak koysam bile onu tedavi edebilme olanağına sahip  olamıyorum zaman zaman. Neden? İlacını alacak parası yok. ilacını alsa evinde yeterli  beslenecek ya da yakıt olup da evini yeterince ısıtabilecek olanakları yok. Öyle olunca benim tanık koymamın bir anlamı kalmıyor ve buna müdahil olmak gerekiyor.  Dolayısıyla meslek örgütünde emek vermek… Tanık koymak iyileştirmiyor. İyileştirmiyor  ne yazık ki. Yani tanı evet ne kadar iyi, iyi bir hekimsiniz tırnak içinde ama bu iyi hekimlik  değil. İyi hekimlik onun tüm toplumsal bileşenlerini görmek, bu insanın yakıtını  alamamasını, barınma olanaklarının kötülüğünü, beslenmesinin kötülüğünü de gözetmek.  Sağlığa erişim demek çünkü tek başına tedaviye erişim değil.  İlaca erişim değil. İlaca erişim değil. Dolayısıyla hani meslek örgütünde mücadele etmek, meslek örgütünde  diğer meslektaşlarımla birlikte bu toplumsal belirleyenleri de görünür kılmak gibi bir çaba.  Sonrasında ama bir de hekimlik konusunda sağlık politikalarına müdahil olurum ama bu  yetersizlik hissi farklı bir alan. doğrudan müdahil olabileceğim bir alan adli tıp alanına  yönlendirdi beni. Hocalarımın da desteğiyle tabii ki. Çünkü onlar da benim bu alanda daha başarılı  olabileceğimi düşündüler. Çok sosyal bir alan, toplumsal bir alan adli tıp. Toplumun bütün  olumsuzluklarını görüyorsunuz ve eğer nitelikli bir inceleme yapıp, nitelikli bir belgeleme  yaparsanız bu aslında sisteme bir müdahale niteliği de taşıyor. O açıdan önemliydi. Dolayısıyla adli tıp belki ilk başta düşündüğüm yani tıp fakültesine  girerken düşündüğüm değil ama tıp fakültesi sonrası ve uzmanlık eğitiminde işte tam da bu  dediğim bir alan. Ve tabi ister istemez bu alan sizi farklı diğer konularla karşılaştırıyor ki  özellikle de devletlerin şiddeti çok görünür kılınmayan bir şiddet. Ve benim tanıklığım vardı bu konuda. Nasıl bunları görünür kılabiliriz üzerine? Meslektaşlarımızla yaptığımız çalışmalar, kafa yormalar, uluslararası alanda birlikte  çalışmalarla sonunda bu noktaya geldik.  Aslında adli tıp konusunu daha sonra daha genişletecektim fakat yeri gelmişken hemen onu  da sorayım ben size. Adli tıp denildiğinde sizin bilinçli seçtiğiniz bir alan adli tıp. Az önce  anlattığınız sebepler nedeniyle. Ama sanki yanlış biliyorsam lütfen düzeltin. Hani kadınların çok fazla varlık gösterebildiği alanlar değil gibi dışarıdan bakınca. Bir kadın olarak orada varolmanın, Adli tıp uzmanı olmanın güçlüğü var mı?  Ben uzmanlık eğitimini almaya başladığımda evet eril bir alandı. Çok az kadın vardı. Adli tıp  uzmanı olan çok az kadın vardı. Tabii farklı uzmanlık alanlarından da meslektaşlarımızla  birlikte çalışıyorduk biz. Belki o uzmanlık alanlarından daha kadınlar var ya da  laboratuvarlarda daha fazla kadınlar vardı ama gene de kadınların hep azınlıkta olduğu.  Bir de tabii özellikle şiddetin erkekle ilişkisi ve dolayısıyla o eril dili nedeniyle dili de  kısmen eril idi. Ancak şimdi öyle değil. Öncelikle kadınlar gerçekten bu konuya çok ilgi  duymaya başladılar. Adli tıbı seçmeye başladılar. Ve kadınların varlığı dilin erinliğini de  önemli ölçüde törpüledi.  Her alanda olduğu gibi.  Evet, her alanda olduğu gibi. Mesela bizim toplumsal cinsiyet eşitliği birimimiz var. Adli tıp  uzmanları derneği içinde ve çoğunlukla da genç meslektaşlarım çok büyük emek veriyorlar.  Düzenli olarak bu konularda eğitimler yapıyorlar. Hem adli tıp uygulamalarındaki eğitimler  hem de kendi iç dinamiklerimize dair, toplumsal cinsiyet eşitliğine dair. O yüzden çok değişti tabii ki. Yani bakın bir arpa boyundan çok daha fazla yol aldık aslında.  Çok daha fazla evet evet doğru söylüyorsunuz. kafamda soru işareti uyandıran yanı kadın  olarak zorluk yaşadınız mı kısmında? Özellikle aile içi şiddet, özellikle istismar. Şimdi bir  kadın olarak siz bütün bunları taradığınızda aynı zamanda hedefe de dönüşü olabilirsiniz  diye merak ettim ben.  Şöyle, tabi bunlar bir kere çok ağır durumlar. Sonuçta bizim çalıştığımız bütün olaylar çok  yaralayıcı bir taraftandan. Yani her biri. Sonuçta insanın insana uyguladığı şiddetten, insan  eliyle gerçekleştirilen ölümlerden, yaralanmalardan söz ediyoruz. Hele ki bunun çok daha  yakın ilişkide olunan insanlar arasında olması bizim için de çok yaralayıcı ve zorlayıcı.  Tabi ki hedefe dönüşülebilir mi? Dönüşülebilir. Benim doğrudan çalışma alanım devletlerin  şiddeti olduğu için zaten o hedefe dönüşmeyi biliyoruz ama meslektaşlarımın özellikle hani  İstanbul merkezi ama İstanbul dışındaki yerlerde şehirlerde çalışan meslektaşlarımızın hani yalnız yaşadıkları koşullarda nerede oldukları bilindiği koşullarda Hedefe dönüşme olasılığı  çok yüksek. Bir koruyucu mekanizma var mı? Hayır yok. Örneğin bir savcının ya da bir   hakimin koruyucu sistemleri var, işte servisleri var alanlarına girilmiyor ama adli tip  uzmanları için böyle bir şey yok. Her şey açık. ve her an başlarına bir şey gelebilir. Bugüne kadar gelmedi ama bundan sonra  da gelmesin. Hani güvenlikçi perspektif zaten çok sağlıklı bir perspektif değil ama gene de  daha güvenli ortamlarda çalışmalarını bekleriz biz örneğin.  Ben sizi şimdi üniversite sorusuyla başlamıştım. Gene biraz daha, hatta biraz daha geriye  götüreceğim. Şimdi sizinle röportaj yapmaya hazırlanırken baktığımda şöyle bir şey  gördüm. Sizi etkilen, evet okulda hocalarınız mutlaka etkiledi ama öncesi var. Annenizden çok etkilenmişsiniz. Bir de babanızın öykü kitapları farkındalığınızı çok  artırmış, böyle bir geçmiş var. Şimdi böyle bir aile, nasıl bir ailede büyüdünüz diyeceğim  ama bu ailede olmanın da sanıyorum zaten ektiği tohumlar var siz oraya gelene kadar.  Yani muhtemelen tabi hepimizin hem aile hem çevre, sosyal çevre her birinin ayrı ayrı etkisi var ama aile tabi. politik bir kadındı yani politik bilinci olan bir kadındı. O dönemde tabi o  çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi için de etkin bir şekilde çalışırdı ve elinden geleni hani  gönüllü olarak emeğini partiye aktarırdı. Babam çok hani politik kimliğiyle öne çıkan bir  insan olmasa bile hep güvenilir ve ben eğer hani politik bir kimlikle bir sorun yaşarsam  dünya üzerinde yalnız kalmayacağım ve kurtarılacağıma dair bir duyguyla hep yaşardım.  Bir fakülte yıllarında gözaltı öyküm vardı. Babam apar topar kalkıp gelmişti. Mesleki olarak  da hani yakınlığı olduğu için bir dönem milli emniyette çalışmış babam. Sonra ayrılmış. Ne  kadar ayrılır bilmiyorum o işlerden ama tabii doğal olarak. Koluk görevlileriyle de hani  kendisinin de bu alandan geldiği ve işte öğrencilere böyle davranılmaması gerektiği üzerine  sohbetler etmişti.  Muhtemelen o güven duygusu bir tarafta. Yani çok politik bir kimlik edinmemi istemezdi.  Belki bildiği için bütün bu süreçleri. Annemin de öyle çok politik ortamlarda olmasından  hoşlanmazdı ama hiçbir zaman da engellemezdi. Hep de bizim yanımızda olurdu.   Yani o güven ilişkisi, özgür bırakılma ve o özgürlükle beraberken ben başkaldırdığımdaki  hani ergenlik dönemimde kim başkaldırmamıştır. Tepkiyle karşılaşmadım hani bana  sonuçları, ulusal sonuçları anlatıldı ama seçim bana bırakıldı gene de. Belki onların etkisi  olmuştur yani daha özgür olabilmem ve boyun eğmeme davranışına sahip olmamda onların  rolü vardır diye düşünüyorum.  Gözaltı dediniz, sizin üniversiteye girdiğiniz yıl 77. Zaten 3 yıl sonra 12 Eylül oldu. 12 Eylül  sonrası mı?  Hemen 12 Eylül sonrası.  Tam da ‘12 Eylül’den nasibinizi alanlardan mısınız?’ diye soracaktım.  Yok ben daha basit bir şeydi. Yani bir eylem süreci vardı okulda. O sırada bizi başka bir  nedenle üzerimizde bulunan kitaplar nedeniyle gözaltına aldılar. Tabi biliyorsunuz ki  kitapların da öyle bir etkisi var nedense silahlardan daha tehlikeli bulunuyor her zaman  kitaplar ve kalemler. Yani 24 saat diyebileceğim bir süreydi. En azından Aksaray, Langa polis karakolunu ve Gayrettepe’deki emniyet müdürlüğünü  gördük.  Sıyrıkla atlattınız o halde.  Evet, evet. Yani o dönem yaşananları düşündüğümüzde hani birkaç tekme biraz hakaret  dışında çok bir şey görmedik ama tabii Gayrettepe’de örneğin. alt kata doğru inen bir  merdiven vardı. Muhtemelen daha önceden kaydı olanları, yani öyle düşündük o zaman  oradayken gözlem yaptığımızda aşağı doğru indiriyorlardı. Bizim ilk kaydımız olduğu için bizi indirmediler. Kısa birkaç saatlik gözaltılarımız hep  olurdu. Cemselere bizi bindirirler, toplarlar. Sonra şehrin dışına doğru bir yerde atarlardı  cemseden dışarı.  Peki sonra 83 yılında mezun oldunuz. Bir zorunlu hizmet döneminiz var. O biraz galiba şey  ilk görev yeriniz Antep değil mi? Ailenizden ayrı düştüğünüz bir dönem. Kızınız var o zaman. Sonra oldu?  Kızınızı annenize mi emanet ettiniz? O zorlu süreç neydi?  Yani şimdi Antep tabi ya hepimizin mecbur hizmeti işte.  Tıp Fakültesini bitirir bitirmez zorunlu bir gidiş süreci oluyordu o dönemde. Sonradan hani  uzmanlık sınavına girince gitmeden kalabiliyorlar insanlar şimdi falan ama o zaman öyle bir yolanak yoktu. Zaten iki sene tamamlanmasına iki ay kala sınava girme hakkı tanıyorlardı  bize. İki senelik mecbur hizmette. Evlendik. Sınıf arkadaşımla ve birlikte gittik Antep’e. Çok büyük bir şans. Büyükşehir öncelikle evli olduğumuz için hani büyükşehire gittik.  Çünkü pek çok meslektaşımız yalnız başına gidince işte köyler çok küçük yerlerde  yaşayacakları ev bile bulmakta zorlandıkları koşullarda kaldılar. Bizim en azından hani bir  büyükşehirde olmamız söz konusuydu. İnsanları çok özeldi. Yani aslında Anadolu’nun bütün insanları çok özel bence. Onlar da yani yüreğimin bir yanı Antep’te kaldı diyebilirim, hala öyle.  Zaten Güneydoğu’nun Paris’i olarak bilinir, genellikle Antep.  Evet, öyle derlerdi eskiden. Diyarbakır için de derlerdi, Antep için de derlerdi. Tabii çok özel yani her şeyiyle, tarihiyle, mimarisiyle ama en çok da insanıyla. Çok sıcakkanlı, çok dost, çok  yardımsever, edinilmiş kardeşlerim, edinilmiş bir tanecik bir ablam var orada. Yani  gerçekten çok özeldi, çok şey öğretti bana. İlk defa hani resmi bir kimlikle, hekim kimliğiyle insanların karşısına çıkmayı. …yararlı  olabilecekleri anlatabilme becerisi kazanmayı. Çünkü her zaman yararlı olacağı baştan  kabullenmiyorlar. Dolayısıyla nasıl anlatılabilir, o iletişim nasıl kurulur da öğreten bir süreçti. Tıp fakültesinde onları çok öğrenmiyorsunuz. Öğrenci kimliğiyle bir… Figür değilsiniz.  Onların karşısında bunu anlatıp anlamalarını sağlayabilecek ama hekimken bunu  anlatmanız gerekiyor. Onların üzerinde baskı kurmadan bir otorite gibi görünmeden ama  bunu öğretti. Sonra eşimi askere aldıkları için Konya’ya geçtim. Bir yılda Konya’da kaldım. Orada kızım doğdu ve bakım konusunda çok kaygılarımız vardı. Bilirsiniz işte o dönemlerde  de her zaman olduğu gibi bir takım komplo teorileri dolaşır. Tabii. İşte bebeğe şunu  yapmışlar, bebeğe bunu yapmışlar. Uyutmuşlar, dilendirmişler bir çok şey. Evet. Ve bunu  doğru diyebileceğiniz kaynak da yok. Hani şimdi en azından açarsınız, kaynakları indirirsiniz, karşılaştırırsınız. O zaman öyle bir  olanak da yok. Ve kaygılandık doğrusu. Annemle babam da onların yanında kalmasının iyi  olacağını söyledi. Çok zorlu bir süreçti. Yaşamın en ağır, en acılı dönemiydi.  Kaç sene sürdü?  Aşağı yukarı 7 ay.  Çok da uzun bir zaman değil aslında ama bir ömür gibi gelmiştir.  Evet ki hani her hafta gidiyordum hafta sonları İstanbul’a. Ve işte hafta içi dönüp çalışmaya  devam ediyordum. Ama o hafta geçmek bilmiyordu. Yani gerçekten zor bir süreç. İşte şimdi  olsa başka yollar bulmaya çalışırdım, bırakamazdım diye düşünüyorum. O zaman tabii gençlik hani bir yandan da kaygı hani kime bırakacağımı bilemem hali.  Antep’te çok sevdiğim bir yardımcı. Teyzemiz vardı. Onu çok istedim. Aynı zamanda onun  da torunu oldu. Gelmeyi düşünüyordu aslında. Hani bizle kalmayı, yaşamayı düşünüyordu. Hani olsaydı hiç sorun yaşamayacaktık ama talihsizlik yani onun için talih tabi torunu oldu  ne kadar güzel. Kızımın İstanbul’da kalması demek oldu. Ama işte İstanbul’a dönünce tabii  ne kadar beraber oluyoruz gene. Şimdi düşündüğümüzde çalışan insanlar yani siz de çok iyi bilirsiniz.   İstediğiniz an dokunabileceğinizi biliyor olmak, o mesafede olmak bile rahatlatıcı bir  etki yapıyor şüphesiz. Evet, tabii ki. Peki şimdi evliliğinizden de söz etmişken şu soyadı meselesine geleceğim. Türkiye’de hala  tartışılıyor soyadı, kadınların soyadı meselesi. Ben kendim yaşadım bizzat. Uzun yıllar farklı  bir soyadından şimdi Göksu’ya  geçtim. 19 yıl oldu geçeli. Ben hala bana Anadolu’da bir yere  gittiğim zaman Göksel Özköylü diyen insanlarla karşılaşabiliyorum. Yapışıyor üzerinize böyle. Yani kendi soyadınızla eşinizin soyadı arasında. Siz gördüğüm  kadarıyla iki soyadını birlikte kullanarak çözdünüz. Bu konuda var mı? Ve tabii ki hazır yeri  gelmişken bu soyadı meselesinde konuşalım.  Evet, şimdi tabii biz ayrıldığımızda iki soyadı kullanma olanağı  yoktu. Yani evlilik  sürecimizde iki soyadı yoktu. Fincancı soyadı ile mezun oldum üstelik ben. Göbek adım da var: Rasime Şebnem Fincancı.  Hala sağlık bakanlığında, doktor veritabanında benim kaydım Şebnem Fincancı. Emekli  sandığında kaydım Şebnem Fincancı. Ayrılalı 30 yıl oldu. Ayrılırken ne yapacağımı bilemedim ben. O sırada da hani boşanma  işlemleri sırasında. Eşin soyadında koruyabilme olanağı veren bir düzenleme yapılmıştı  90’ların sonuna doğru. Mahkemede protokol yaptık eşimle. Fakat nüfusa gittiğimde dediler ki ya birini ya ötekini seçeceksiniz. İkisini birden  yazdıramazsınız. Çünkü yasa elvermiyor.  Tabii o dönem öyle. Dedim o zaman babamın ki kalsın, bir erkeğin ki kalacaksa babamın ki  kalsın Korur soyadını korudum. Fakat şimdi diyorum ki Fincancı bir de o zamana kadar  bakın 83’te tıp fakültesinden mezun olmuşum. Onun öncesi de yayınlarım var benim. Halk  sağlığında birlikte yaptığımız çalışmalar var falan.  Kamuoyunda siz böyle tanınıyorsunuz.  Tıbbi kamuoyunda böyle tanıyorum, akademik camiada böyle tanınıyorum… Ben boşandığımda profesör olmuştum zaten. Ve profesör olana kadar yaptığım  bütün yayınlarda Fincancı soyadı var. Onun üzerine ben de Korur Fincancı’yı defakto  kullanmaya başladım. Ve o kaldı öyle ve İstanbul protokolüne başladığımızda yazmaya,  ortak çalışmaya Fincancı’ydı benim soyadım zaten. Bittiğinde boşanmıştık. Korur. Korur oldu. Çok zor bütün kadınlar için o yüzden ne isim  seçmek istiyorlarsa o isim seçmeliler. O isimli olmak istiyorlarsa o isimli olmalılar  lütfen. Bunu hiç kimse engellememeli, engelleyememeli. Ya da hiç soyadını değiştirmemeli. Baştan hani erişkin olduğu andan itibaren kendine isim ve soyadı seçebilme özgürlüğü  tanınmalı. Evli veya değil. Ama ne yazık ki bunları çok zorlanarak yapıyoruz. Şimdi iki  soyadında yazıyorlar bu nüfusta. Tabi yasal düzenlemeler yapıldı. Ama iki soyadı mı yazılmalı? Ondan da çok emin değilim.  Eski eşinin soyadını kullanmak istemeyen  de var.  Evet. Ben onur duyarım. Tek sorun hani benim adım çok sıkıntılı olduğu için belki onlar için zorluk olur. Eşim ve  kızım için.  Kadına yönelik şiddet, istismar vesaire gibi konulara bir  parantez açmak istiyorum. Bu konular sizin feminist yanınız mı sizi yönlendirdi yoksa adli  tıpla uğraşan herkesin önüne gelen dosyalar mı bunlar?  Hepimizin önüne gelen dosyalar muhakkak ama şöyle bir boyutu var hepimizin önüne gelse  de hepimiz aynı yaklaşımla sürdürmüyoruz işleri. Dolayısıyla feminist yanımızın özellikle  kadınlar olarak. bizlerin çok önemli bir etkisi var. Bunun yanı sıra kadın olmayı öğrenmenin, feminist olmayı öğrenmenin de araçlarından biri oluyor. Çünkü eril şiddeti, o cinsiyetçi  şiddeti doğrudan görerek çalışma alanınızda bunu önlemenin yolları üzerine düşünmeye  başlıyorsunuz.  Bunları önlemenin önemli yollarından birisi aslında görünür kılmak öncelikle. Çünkü bir  sorun alanını görünür kılarsınız, sonra da o görünür kılmanı ortadan kaldırabilecek  yöntemleri araştırırsınız. Bizim avantajımız o. Yani görünür kılma becerimiz var, görünür  kılarken de sorunun nereden kaynaklandığını görüp hani önerilerde bulunma olanağımız  var. Bunun yanı sıra başka bir takım sıkıntıları da aşabilme olanağı veriyor bize çalışma  alanımız. Şöyle ki, şimdi çocuk istismarlarında da, cinsiyetçi şiddet olgularında da en büyük  sıkıntı adli tip uygulamalarındaki aksaklıklar ve yargı sistemindeki aksaklıklar. defalarca  aynı öyküleri anlatmak zorunda kalıyor insanlar, defalarca muayeneden geçmek zorunda  kalıyor ve bunların her biri o insanlar için o şiddeti yeniden yaşamayı Travmayı tetikliyor… Evet. Dolayısıyla  biz bunu azaltabilecek neler olabilir üzerine tartışma olanağı bulduk. Çalışma alanımız itibariyle çocuk istismarını önlemek için ÇİM’lerin kurulması konusunda önerilerimiz oldu. Uzmanlık Derneği olarak şiddet önleme merkezleri olan  ŞÖNİM’ler özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği açısından… ÇİM dediğimiz  çocuk  istismarını önleme merkezleri bunlarda. Şimdi bunların her biri aslında o  edinilmiş bilgi ve deneyimden süzülerek önerilerin geliştirilmesine dayanıyor. Tabi bu alanda çalışan çok değerli meslektaşlarım var.  Özellikle bu alana yönlenmiş işte çocuk istismarı konusunda sevgili Oğuz Polat vardır  örneğin. Hani bunların gelişmesi açısından gene toplumsal cinsiyet eşitliği açısından sevgili  hocam. Serpil Sanıç’ın vardır. Bunların da her birimizin ortaklaştığı önerilerle gelişmiş  boyutu ama hani hayata geçirilebildi mi maalesef geçirilemedi. Çünkü bir dirençle olmuyor diye.  Hatata geçirilir gibi yapıldı ama.  Tabii bu bir Arpa boyu. Hani iki arpa boyu olması için onun gerçekten hayatın içinde olması  gerekiyor. Bu birimlerin mutlaka hastanelerin içine taşınması gerekiyor. Adli tıp  uzmanlarının hastanelerinin içinde çalışması. 24 saat orada olabilecek şekilde yeterli sayıda adli tıp uzmanının  görevlendirilmesi gerekiyor. Tabi bunlar hep başka mekanizmaları da devreye sokması  gerektiği için zorlandığımız konular ama bence çok önemliydi. Tabi benim de çalışma  alanım. “ÇİM’lerin, ŞÖNİM’lerin öncüsü bizim adli tip polikliniklerimizdir“ Türkiye’de Adli Tıp Kurumu merkezi bir otorite. Adli tıp uygulamaları açısından çok kıymetli elbette ama ancak mahkemeye gittiğinizde  süreci başlatabildiğiniz ve erişebildiğiniz bir birim adli tıp kurumu. Oysa insanlar mahkeme  sürecini başlatmak istemeyebilir, kolluğa gitmek istemeyebilir. Özellikle çocuk  istismarlarında ve cinsiyetçi şiddette önce bir üzerindeki şiddet izlerini belgelemek, bir  kenarda dursun demek isteyebilir. Bir süre o yargı süreçleriyle uğraşabilecek güçte  hissetmeyebilir kendini. İşte o nedenle aslında ÇİM’lerin, ŞÖNİM’lerin öncüsü bizim adli tip polikliniklerimizdir. 1996’da  biz ilk adli tip polikliniğini kurduk. 1999’da resmi açılışını yaptık. 3 yıl hani böyle poliklinik  defteriyle ama resmi olmadan yürüdü. Başta adletip poliklinik mi olur dediler bize. Oysa  klinik adletip çok önemli bir alan.  İlk başvurulan yer, mağdurun ilk yüzleştiği belki de!  Evet. Mesela örneğin bir yaralanma nedeniyle çocuk, kliniğe geliyor acile. Çocuk  kliniğindeki meslektaşlarımıza bizi çağırmaları ve bizden görüş almaları konusunda bir  rahatlık sağladık biz ve onlar için de bizim için de çok iyi oldu tabi ki ve tabi ki çocuklar için.  Çünkü bazen hakikaten fazladan bir tanı ile ‘istismar bu’ denebiliyor. Mesela paraziti var  çocuğun ama istismar gibi değerlendirilebiliyor genital bölgesindeki değişiklikler. Parazite bağlı değişiklikler. Bazen de gözden kaçabiliyor ve biz onun istismar olabileceğini  söylediğimizde çocuğu koruyabiliyoruz. Dolayısıyla o poliklinikler üzerinden sonra artık  bütün tıp fakültelerinde poliklinikler kuruldu. Sağlık bakanlığı poliklinikler açmaya başladı. Hala yeterli değil ama bir gün gelecek ki olacak tabii ki. O yüzden bizim ilk başlangıç  noktamız kolluk olmadan, yargı süreci olmadan gidebileceği, güvenebileceği, o bulguların, o  delillerin nitelikli bir şekilde korunabileceği merkezler oluşturalım bireysel başvuruyla.  Şimdi süremiz son 10 dakikamızı hızlandırılmış sorulara ayırdım. Çok sorun var. Bunlardan bir tanesi şu: Meslek yaşamınızda unutamadığınız bir anınız var  mı diyeceğim ama bir Bahreyn anınız var ki ben böyle hakikaten benim de başımdan çok şey geçmiştir bir gazeteci olarak turist kılığına girerek. Örnek almışsınız değil mi cesetten? Otopsi yaptım. Bizim uluslararası bir mekanizmamız var. Uluslararası bağımsız adli tıp uzmanları birimi.  Adli uzmanlar birimi daha doğrusu sadece tıp değil çünkü farklı alanlardan da psikologlarda var örneğin. Oraya bir başvuru oldu o birime aileden. Çocuklarının kolluk tarafından  gözaltına alındığını, teslim edilmediğini, öldüğünün bildirildiğini ama Denizde bulunduğu  iddiasının olduğunu oysa gözaltında olduğunu bildiklerini hani otopsi yapacak biri. Bahreyn tabi özel bir ülke yani çok kolay değil o dönemde hele. Amerika’dan bir  meslektaşımız gitti, sınırdan geri........

© Medyascope