Toplumsal Çürüme ve Yeniden Doğuş İradesi – Prof.Dr. Duran Bülbül Yazdı
Değerlerinden ve kültüründen uzaklaşan toplum çürür ve çöker. Bu çöküş ve çürüme uzadıkça toplum, yaşadığı toplumsal bunalımı kader olarak algılayıp kaderine razı olur.
Temel sorun şu: Gerçekten çöktük mü ya da çöküşün neresindeyiz? Çürümeyi normalleştirdik mi? Ya da çöküşe itiraz edecek cesaretimiz ve umudumuz var mı? Bu süreç açısından baktığımızda henüz dibe vurmadık; bu çöküşe “dur” diyecek cesaretimiz var. Yeter ki bu cesaretimizin olduğuna inanalım.
Toplumsal çöküşün en önemli belirtilerinin başında kamusal erozyon ve güven krizi gelir. Toplumun omurgası kurumlardır. Bu kurumlar kurumsal kimliklerini kaybettikçe ve kurum kültürünü kişilerle özdeşleştirdiğimiz sürece kurumsallık zayıflar. Nitekim böyle olmuştur. Diğer yandan kurumların gücü zayıfladıkça birey–devlet–toplum ilişkisi hukuka değil, sadakate dayanır. Unutmayın, bazen her sadakat ihaneti de beraberinde getirir; bu da toplumsal güveni aşındırır. Hak yerini ulaşılabilirlik ve koşulsuz bağlılığa bırakır.
En kötüsü, insanların devletine inanması gerekirken tanıdıklarına güvenmeye başlamasıdır. Böyle bir durumda çürüme kronikleşir.
Çürümenin ikinci unsuru, liyakatin yerini sadakatin almasıdır. Çürümenin en önemli göstergelerinden biri de liyakatin tasfiyesidir. Bu durum nitelikli insanı sistem dışına iter, kurum kültürünü yok sayar ve toplumun adalete olan güvenini tartışılır hâle getirir.
Çürümenin üçüncü unsuru ahlakın çöküşüdür. Ülkede ahlak, kurumsal bir ilke olmaktan çıkıp kişisel bir vitrin ve ayrıcalık hâline gelmiştir. İnsanlar bir yandan kendi ahlaki sınırlarını aşarken, diğer yandan kamusal ve toplumsal ahlak ihlallerine “bana dokunmayan” diyerek seyirci kalabilmektedir. Böyle bireyler güya özel hayatlarında dürüst, kamusal ve toplumsal olaylarda ise sessizdir. Oysa her sessizlik bir çöküş belirtisidir. Kötülük ve çöküş bağırarak değil, kabullenişle gelir.
Çürümenin dördüncü göstergesi ise bireysel ve toplumsal umutsuzluğun siyasallaşmasıdır. Bireysel umutsuzluk kolektif bir tutuma dönüştüğünde çöküş artık tamamlanmıştır. “Artık bu toplumda bir şey değişmez” düşüncesi toplumu savunmasız hâle getirir.
Sonuç olarak ülkemiz çökmemiştir; küllerinden yeniden doğacaktır. Ancak ahlaki ve kurumsal bir durgunluk içindedir. Bu durumu tersine çevirebiliriz. Ekonomik reformlar yetmez; hukuk reformu yapmalıyız. Eğitimi yüzyıllık bir vizyonla, itaat kültüründen uzaklaştırıp eleştiriye ve bilime yönlendirmeliyiz. Ahlakı da kurumsal ve toplumsal bir değer hâline getirmeliyiz.
Son söz: Bir toplum yoksullukla yaşayabilir, adaletsizlikle bir müddet idare edebilir; ama ahlaki çürümeyle asla ayakta kalamaz.
