Göç oldu bir acıdan bir acıya
‘’Bu ülke, kendi vicdanını taşıyan insanları hâlâ tanıyor.’’
Bazı insanlar yalnızca yaşadıkları döneme değil, toplumun ortak hafızasına da iz bırakarak göçüp gidiyor. Çünkü onlar, kalabalıkların sustuğu zamanlarda konuşan; acının, umudun ve insan onurunun sesi olanlar çoğunlukla. Ahmet Telli de işte böyle bir isimdi ve geride unutulmayacak bir insanlık dili bırakarak göçüp gitti.
“Göç oldu bir acıdan öbür acıya
oysa sağrısı kurumamıştı atımızın
daha dün sürüp gelmiştik buralara
bugün göründü yine yolların ucu
Devrildi kıl çadırlar seher vakti
usulca uyandırıldı çocuklar
ve kadınlar bohçası çözülmemiş
bir keder gibi düştüler yola”
Ölüm çoğu zaman yalnızca yakınlarını eksiltir. Bazıları ise bir yaşadığı insanların hafızasında onarılması güç bir boşluk bırakır. Ahmet Telli’nin ardından hissedilen duygu biraz da budur. Çünkü o, yalnızca şiir yazan bir edebiyatçı değildi. Aynı zamanda bu ülkenin acısını, direncini, yenilgilerini ve umudunu uzun yıllar boyunca sözcüklere emanet eden ender şairlerden biriydi. Onun şiirlerini okuyanlar yalnızca güzel dizelerle karşılaşmadılar; kendi hayatlarının, kendi kayıplarının ve kendi sessizliklerinin yankısını da buldular.
Türkiye’de şiir çoğu zaman edebiyatın dar sınırları içinde tartışılır. Oysa bu topraklarda şiir, yalnızca estetik bir uğraş olmadı hiçbir zaman. Kimi zaman sürgünün dili oldu, kimi zaman hapishanelerin, kimi zaman meydanların, kimi zaman da kimsenin yüksek sesle söyleyemediği cümlelerin. Nâzım Hikmet’ten Ahmed Arif’e, Sebahattin Ali’den Hasan Hüseyin’e uzanan o büyük direnç, yalnızca........
