menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’da bir Türk’ün savaş anıları

30 0
28.02.2026

1980’lerin başı… Saddam Hüseyin’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, kısa sürede iki ülkenin kaderini değiştiren sekiz yıl sürecek bir yıkıma dönüştü. 

Devrimin hemen ardından iktidara gelen Ruhullah Humeyni yönetimi içeride yeni bir düzen kurmaya çalışırken, dışarıda kanlı bir cephe açılmıştı. Şehirler başlangıçta uzaktı savaşa; cephe güneydeydi, Abadan tarafındaydı. Tahran’da hayat ilk yıllarda şaşırtıcı biçimde “normal” akıyordu.

Ben o yıllarda Türkiye’nin büyük holdinglerinden birinin dış ticaret firmasında ihracat yöneticiydim ve Tahran’da yaşıyordum. 

İran ordusunun tedarik kurumu ETKA’nın açtığı bakliyat ihalesini kazanmıştık. Tonlarca nohut, mercimek, fasulye gönderiyorduk. 

Bugün Türkiye’nin ithal ettiği bu tür ürünleri o dönemler İran, Irak, Hindistan gibi birçok ülkeye ihraç ediyor oluşumuz tarihin ince bir ironisi gibi duruyor zihnimde.

 ETKA’nın ofisleri askeri garnizonun içindeydi. Randevu alır, girişte bekler, bir asker eşliğinde içeri alınırdık. Bize eşlik eden asker toplantı boyunca yanımızdan ayrılmaz, tek kelime İngilizce bilmese de konuşmalarımızı pür dikkat dinlerdi. 

Devlet aklı ile piyasa dili aynı odada oturur ama birbirine tam güvenmezdi.

Bir gün satın alma sorumlusu Muzaffer Ağa, “Bu gece Irak uçakları gelebilir” dedi. O ana kadar savaşın Tahran’a ulaşacağına pek ihtimal vermemiştik. 

Gece yarısı keskin bir ıslık sesiyle uyandım; ardından gök gürültüsünü andıran patlamalar başladı. Refleksle yere attım kendimi. Koridorun ucundaki pencereden Mehrabad Havaalanı görünüyordu. Gökyüzünde patlayan uçaksavar mermileri beyaz izler bırakıyor, her birkaç beyazın ardından kırmızı bir ışık yükseliyordu. 

Yanımda manzarayı sakinlikle izleyen bir Hollandalı otel müşterisi vardı; mühimmat tiplerini teknik detaylarıyla anlatıyordu. 

Biz bakliyat satmaya uğraşırken birileri aynı kuruma mermi satıyordu. Savaş, ticareti bile simetrik kılıyordu.

Ertesi gün bombalardan birinin birkaç kilometre ötedeki bir hastaneye isabet ettiğini duyduk. Kayıplar belirsizdi; sansür vardı, söylenti çoktu. 

Ertesi sabah garnizona gittiğimde Azeri bir asker bombardıman sırasında ne yaptığımı sordu. Korktuğumu söyledim. Gururla göğsünü kabarttı: “Biz tüfekleri alıp dışarı fırladık.” 8 bin feet yükseklikteki jetlere karşı piyade tüfeği… 

Savaş bazen cesaretle gerçeklik arasındaki mesafeyi büyütür.

Tahran’ın kuzeyindeki Grand Azadi Oteli’nde kalıyorduk. Tam karşısında ışıl ışıl bir lunapark vardı. Alarm çaldığında şehir 10-15 dakika içinde karanlığa gömülürdü. Ama lunapark görevlileri çarkıfeleği (dönme dolap) son ana kadar döndürür, elektrik kesilince kabinlerde insanlar asılı kalırdı. Karanlıkta “İmdat!” çığlıkları yükselirdi. Ertesi gece yine aynı sahne. Üçüncü gece yine… 

İnsan aklı “Bu sefer farklı olur” diye bekliyor ama alışkanlık ağır basıyordu. Savaşın en tuhaf tarafı buydu: Olağanüstü olanın bile sıradanlaşması.

Galiba insanoğlu tehlikeyi bile rutine dönüştürebiliyor

Aylar ilerledikçe hava saldırıları sıklaştı. Türk Hava Yolları güvenlik gerekçesiyle Tahran seferlerini durdurma kararı aldı. Son uçuşa bilet bulduk. Mehrabad havaalanına doğru giderken gündüz vakti bir patlama sesi duyduk; oysa bombardımanlar genelde geceleri olurdu. 

Havaalanında bunun bir hava saldırısı değil, Tahran Üniversitesi bahçesinde Cuma namazı sırasında patlatılan bir bomba olduğunu öğrendik. Savaş sadece dışarıdan gelmiyor, içeride de yankılanıyordu.

Geri dönüş için bütün umudumuzu bağladığımız THY uçağı Tebriz kenti üzerindeyken geri dönmüş. Türk Büyükelçiliği ile temas kurduk; uçak tekrar çağrıldı. Gece yarısı geldi. Gelen yolcular indirildi, temizlik yapıldı. 

Biz son çıkışta kuyruğa girmiştik ki yine alarm, yine karanlık. Gökyüzünde uçaksavarların ışıkları bu kez birkaç yüz metre ötede patlıyordu. 

Bir yolcu kibrit yaktı; herkes bağırdı. “Söndür onu, deli misin? Yerimizi belli edeceksin!” 

Sanki karanlıkta bir kibrit alevi savaşın kaderini değiştirebilirmiş gibi… Oysa tepemizde zaten yüzlerce mermi iz bırakıyordu.

Uçağa bindiğimizde kabin ekibine olaylarda ne yaptıklarını sordum. “Alarm çalınca koltuk aralarına uzandık” dediler. 

O an şunu düşündüm: Savaş, insanı rasyonel olmaktan çıkarıyor; herkes kendi küçük güvenlik alanına sığınıyor. Asker tüfeğine, yolcu kibrite, hostes koltuğa…

Aradan onlarca yıl geçti. Aktörler değişti, teknolojiler modernleşti, ama coğrafya aynı. Siren sesi hâlâ aynı ürpertiyi taşıyor. 

Yukarıda ışık saçan mermiler, aşağıda ticaret sözleşmeleri… 

Savaş, en çok gündelik hayatın içine sızdığı anda gerçek oluyor; çarkıfelek durduğunda, kibrit alevi titrediğinde, bir uçuş “son sefer” ilan edildiğinde.

Ve insan, bütün bunların ortasında yine yaşamaya devam ediyor…

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü