menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yanlış hayat doğru yaşanmaz

14 0
yesterday

İnsan bazen öyle bir psikolojiye girebiliyor ki kendini bir ayçiçeği gibi hissediyor; güneşe âşık ama adı “ay”la anılan bir çiçek gibi…

İçinde bir yön duygusu var, ancak kimliği başka bir yöne bakıyor. Bu çelişki, aslında hayatın birçok alanında kendini gösteriyor.

İnsan özgür olmak ister ama güvenli alanından çıkamaz. Kendi kararlarını vermek ister, ancak başkalarının onayına ihtiyaç duyar. Kalabalıklar içinde görünür olmak isterken aynı zamanda yanlış, anlaşılmaktan korkar. Sevilmek ister ama kendini olduğu gibi göstermeye cesaret edemez. Bazen çok konuşur, fakat asıl söylemek istediklerini saklar; bazen susar, ancak içi hiç susmaz. Bir yandan geçmişi bırakmak isterken, diğer yandan sürekli ona dönüp bakar. Geleceği kurmak ister ama bugünü erteleyerek yaşar.

İnsan doğruyu bildiği hâlde yanlışı seçebilir; doğru olan her zaman kolay değildir. Bazen de yanlış olduğunu bildiği bir hayatın içinde kalmaya devam eder; çünkü o yanlış tanıdıktır. Bilinmezliktense hatalı bir kesinliği tercih eder. Sevdiği şeylere yönelmek ister ama alışkanlıklarına teslim olur. Değişmek ister, fakat değişimin getireceği belirsizlikten korkar. Kendine yaklaşmak ister ama sürekli kendinden kaçar; kendiyle yüzleşmek yerine kendini oyalayacak şeyler arar.

Bir yandan derinlik ister, ancak yüzeyde yaşar. Gerçek bağlar kurmak ister ama ilişkilerini hızla tüketir. Anlaşılmak ister, fakat kendini anlatmaya sabrı yoktur. Yavaşlamak ister ama duramaz. Belki de en temel çelişki şudur: İnsan anlamlı bir hayat yaşamak ister, ancak anlamı sürekli erteleyerek yaşar.

İşte bu yüzden ayçiçeği metaforu bu kadar çarpıcıdır. Doğada çelişki yoktur; yön nettir. Oysa insan, aynı anda iki farklı yöne bakabilen tek varlıktır. Hem ışığa dönmek ister hem de karanlıktan vazgeçemez. Bu durum, insanı kendi içinde bölünmüş bir varlığa dönüştürür. Bir yanı gitmek isterken diğer yanı kalır; bir yanı bilmek isterken diğer yanı görmezden gelir.

Bu nedenle insan bazen ne yaptığını değil, neden böyle hissettiğini bile anlayamaz. Sorun çoğu zaman dış dünyada değil, içindeki yönlerin birbirine zıt olmasındadır.

Doğaya bakıldığında, insanın unuttuğu bir hakikat yeniden hatırlanır: yön meselesi. Ayçiçeği bunu düşünmeden bilir. Sabah doğudan yükselen ışığa döner yüzünü, gün boyunca onu takip eder. Ne şüphe duyar ne de tereddüt eder. Büyümek için nereye bakması gerektiğini bilir. Onda bir çelişki yoktur; yönüyle varlığı arasında bir uyumsuzluk bulunmaz. Ancak insan için durum farklıdır.

İnsan bazen yüzünü ışığa çevirir ama içi karanlığa bakar. Bazen doğruyu ister ama yanlışın içinde yaşamaya devam eder. Bazen de neye yöneldiğini tam olarak bilmeden bir yön duygusuna tutunur. Bu nedenle hayat çoğu zaman anlamsızlaşır; Yön ile arzu, isim ile hakikat, ışık ile yaşam birbirine denk düşmez.

Anlaşılan, modern insanın en büyük çıkmazı burada başlar. Günümüz dünyası, sarsılmış bir düzenin içinde yönünü kaybetmiş gibidir. Ahlaki sınırlar silikleşmiş, utanma duygusu aşınmış, vicdan ise çoğu zaman bastırılması gereken bir ses hâline gelmiştir. İnsan, yaptığı seçimleri yararcılıkla meşrulaştırdığını sanır; oysa bu, çoğu zaman içsel bir boşluğu örtme çabasından ibarettir. Böyle bir dünyada “doğru kalmaya çalışmak” neredeyse imkânsız hâle gelir. Gerçekten, temeli yanlış olan bir hayatın içinde kurulan doğruluklar kalıcı olamaz.

İnsan, içinde yaşadığı düzenin hem ürünü hem de taşıyıcısıdır. Eğer yaşamın kendisi hatalı bir yapı üzerine kurulmuşsa, bireyin attığı adımlar ne kadar dikkatli olursa olsun onu sahici bir doğruluğa ulaştıramaz. Bu yüzden modern insan, doğruyu bulmaya çalışırken tükenir; ancak sorunun kendisinde değil, içinde bulunduğu hayatın yapısında olduğunu fark edemez. Yanlış yazılmış bir hikâyede kahraman olmaya çalışır ve bu çaba çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır.

Ayçiçeği olgunlaştığında artık dönmeyi bırakır ve yüzünü sabitler; artık nereden beslendiğini öğrenmiştir. İnsan ise çoğu zaman büyür ama öğrenemez. Yıllar geçer, deneyimler birikir, fakat yön hâlâ belirsizdir. İnsan, güneşin nerede doğduğunu bilir; ancak kendi içindeki karanlığın kaynağını çözmekte zorlanır.

İnsan bazen kendini bu noktada yakalar. Yarım kalmış gibi hisseder. Bir yanı ışığa dönükken, diğer yanı adını bile koyamadığı bir boşlukta kaybolur. Sanki yanlış bir hayatın içinde doğru duygular taşımaktadır. Sanki ait olmadığı bir yerde yaşamakta, ama ait olması gereken yeri de bilmemektedir. En çok da bu yorar insanı: yanlış yere bakarak doğruyu bulmaya çalışmak.

Üstelik bu durum yalnızca bireysel değildir. Toplum da benzer bir yön kaybı yaşamaktadır. Gücün kaynağı yanlış yerde aranır, anlam yüzeyde kurulur. Derinlik giderek kaybolur. İnsanlar özne olmaktan çıkarak sistem içinde yer değiştiren nesnelere dönüşür. Yaşamak, yerini hayatta kalmaya bırakır; ancak bu hayatta kalma hâli bile giderek anlamsızlaşır.

Ev kavramı da bu yabancılaşmadan nasibini alır. Bir zamanlar kimliğin, hafızanın ve anlamın mekânı olan ev, bugün ya geçmişin donmuş kalıplarına ya da ruhsuz modern yapılara indirgenmiştir. İnsan hiçbir yerde gerçekten yerleşemez; bu yüzden evsizlik artık yalnızca fiziksel değil, varoluşsal bir durumdur.

İlişkiler yüzeyselleşir, dil sertleşir, teknoloji insanı hızlandırırken aynı zamanda içini boşaltır. Her şey daha hızlı, daha doğrudan, daha işlevseldir; ancak aynı zamanda daha anlamsızdır. Çünkü anlam çoğu zaman yavaşlıkta, dolaylılıkta ve derinlikte ortaya çıkar. Modern insan ise bu alanları giderek kaybetmektedir.

Bütün bu süreçlerin sonunda insan, kendine yabancılaşır. Kendi hayatının içinde bir misafir gibi yaşamaya başlar. Bu nedenle “yanlış hayat doğru yaşanamaz” sözü yalnızca ahlaki bir önerme değil, aynı zamanda varoluşsal bir gerçeği ifade eder. Sorun yalnızca yanlış seçimler yapmak değildir; asıl sorun, o seçimlerin yapıldığı hayatın kendisidir. Eğer zemin yanlışsa, üzerine kurulan hiçbir doğruluk kalıcı olmaz.

Mantıklı olan, daha iyi seçimler yapmak değil, yönü değiştirmektir. Ancak insan bazen yönünü kaybeder. İçindeki pusula şaşar, hatta susar. O zaman geriye şu kalır: güneşe âşık bir ayçiçeği gibi yaşamak. Kısacası,  hangi yöne döneceğini bilerek yaşamak. İnsan gerçekten de karanlıktan gelir; varoluşu, ana rahminin sessiz ve kapalı karanlığında başlar. Belki de bu yüzden karanlık insana yabancı değildir; aksine en eski hafızasıdır. Işık ise sonradan öğrenilir, aranır, hatta çoğu zaman mücadeleyle kazanılır. Bu yüzden insan yalnızca ışığı arayan bir varlık değildir; aynı zamanda karanlığa aşina bir varlıktır. Asıl mücadele şudur: Geldiği yere dönmek ile gitmesi gereken yön arasında kalmak.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü