Kendine geç kalan insan
Modern insan, tarihin belki de en gürültülü dönemlerinden birinde yaşıyor.
Siyasetin sert dili, sosyal medyanın durmaksızın akan görüntüleri, gündemin hızla değişen krizleri ve bitmeyen tartışmalar, insanın zihnini ve ruhunu kuşatan görünmez bir atmosfer yaratıyor. Bu gürültü içinde en zor duyulan ses ise çoğu zaman insanın kendi iç sesidir. İnsan dış dünyanın taleplerine cevap vermeye o kadar alışır ki, bir noktadan sonra kendine ne hissettiğini, ne istediğini ve gerçekten kim olduğunu sormayı unutabilir. İşte modern çağın en sessiz ama en derin krizlerinden biri burada başlar: İnsanın kendi hayatında kendisine geç kalması.
Hayat, insanı teorilerle değil deneyimlerle eğitir. Kırgınlıklar, aldatmalar, hayal kırıklıkları ve yüzleşmeler çoğu zaman insanın iç dünyasında derin izler bırakır. Bu izler ilk bakışta yaraya benzer; fakat zamanla insanın kendini tanımasının kapılarını aralayabilir. Ne var ki günümüz dünyasında bu içsel öğrenme süreci giderek zorlaşmaktadır. Çünkü modern toplum bireyden yalnızca yaşamasını değil, aynı zamanda sürekli bir rol oynamasını da bekler. İnsan artık sadece bir birey değildir; aynı zamanda bir profil, bir kimlik ve bir imajdır.
Sosyal medyada, iş hayatında ve hatta dostluklarda bile insanlar çoğu zaman gerçekte oldukları kişi gibi değil, görünmeleri gerektiğini düşündükleri kişi gibi davranırlar. Beğenilme isteği, kabul görme arzusu ve dışlanma korkusu bireyin davranışlarını görünmez biçimde şekillendirir. İnsan farkında olmadan kendisini bir sahnenin içinde bulur; bu sahnede herkes izlenir, değerlendirilir ve yargılanır. Böyle bir atmosferde insanın kendi iç dünyasına dönmesi giderek zorlaşır.
Bu durum modern insanın en belirgin psikolojik çelişkilerinden birini doğurur. İnsan hem özgür olmak hem de kabul görmek ister. Hem kendi düşüncelerini savunmak ister hem de dışlanmaktan korkar. Bu nedenle çoğu zaman gerçek düşüncelerini yumuşatır, gerçek duygularını gizler ve gerçek tepkilerini erteler.........
