menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Beden büyük zihin küçük

18 0
25.02.2026

İnsan, dünyada var olduğu günden beri düşünmeye başlamıştır. Ancak bu cümle yanıltıcıdır; çünkü her insan düşündüğü için insanlık ilerlememiştir.

Tarih, düşünenlerle düşünenleri seyredenlerin birlikte yaşadığı bir sahnedir. Bazıları düşüncenin zahmetine katlanmış, bazıları ise yalnızca biyolojik olarak var olmuş; yiyip içmiş, üremiş ve sessizce sahneden çekilmiştir. İnsanlığın düşüncesi evrimleşmiştir ama bu evrim, çoğunluğun değil, azınlığın emeğidir.

Düşünmeyen insan tarihte iz bırakmadığından, biyolojik olarak yaşamına devam ederken zihinsel olarak başlamamıştır. Dünyada milyarlarca insan yaşamakta, çok azı düşünmenin yükünü taşımaktadır. Geri kalanlar, insanlığın çoktan geçtiği evreleri kişisel yaşamlarında tekrar ederek varlıklarını sürdürmektedir.

İnsan, düşündüğünü sanan bir canlıdır. Aslında çoğu zaman sadece tepki verir. Bugün akıllı telefonlar, yapay zekâlar, uzay teleskopları kullanan insanla; ağlayınca meme bekleyen bebek arasında sandığımız kadar büyük bir fark yoktur. İnsan şunu çok iyi bilmeli: Düşünmen otomatik olarak gelişmez. İnsan büyür, ama zihni her zaman onunla gelmez.

İlkel hayvani beyin biyolojik olarak harekete geçtiği için bir gölge gibi hep insanla beraberdir. Açlık, korku, haz ve güvenlik ihtiyacı bu evrenin dilidir. İnsan burada düşünmez, yalnızca tepki verir. Bebek açken ağlar, yetişkin açken öfkelenir; aradaki fark çoğu zaman sadece kelime sayısıdır. Bugün trafikte küfür eden, sosyal medyada anında linç başlatan, en ufak tehdit algısında “yasaklansın” diye bağıran insan, biyolojik düşünmenin modern bir örneğidir. Beyin çalışır ama akıl devrede değildir; refleksler düşüncenin yerini alır. Dünya teknolojik olarak ilerlemiş, diplomasi masaları kurulmuş, kavramlar çoğalmış olabilir, fakat insan zihni hâlâ ilkel bir alarm sistemi gibi çalışmakta ve ne yazık ki günümüz dünyasının önemli bir kısmı, en kritik kararları bile bu ilkel biyolojik evrede kalarak almaktadır.

İnsan, büyüsel, sihirli bir dünyayı kendi zihninin uzantısı sanır. Çocuk “ben düşününce oldu” diye inanır; günümüz insanı da bundan çok farklı değildir: Bir futbol takımı kazanınca “uğurlu tişörtüm vardı” der, ekonomi bozulunca “bize oyun oynuyorlar” diyerek açıklama bulur. Nedensellik kurmak emek ister, benzeştirme ise zahmetsizdir. Bu yüzden insan hâlâ hayal ile gerçek arasındaki sınırı netleştiremez; burçlar, komplo teorileri ve “evren bana mesaj gönderdi” cümleleri bu kadar yaygındır. Hayal edip imgesel, büyüsel düşünme ilkel olduğu için değil, kolay olduğu için caziptir; çocuk oyuncağına kızar, yetişkin ekonomiye, siyasetçiye ya da kadere. İnsan bu evrede neden-sonuç ilişkisi kurmak yerine anlam yüklemeyi seçer. Düşünmek zahmetlidir, inanmak ise her zaman daha rahattır.

İnsanın hikâye anlatmayı keşfettiği ve dili kullanmaya başladığı evredir. Çocuk “ben süper kahramanım” derken, toplumlar da ırklar kendilerini üstün görerek “biz seçilmiş milletiz” demeye başlar. İnsan dili keşfettiği anda gerçeği olduğu gibi aktarmaktan vazgeçer, onu dönüştürür; çünkü hikâye, çıplak gerçekten daha katlanabilirdir. Bugün her ulusun bir kahramanlar listesi, her ideolojinin bir altın çağı vardır. Tarih çoğu zaman olduğu gibi değil, işe yaradığı gibi anlatılır. Mitler ölmemiştir, yalnızca isim değiştirmiştir; ulusların kuruluş anlatıları, ideolojik destanlar ve sosyal medyada parlatılan hayatlar modern mitolojinin güncel biçimleridir. İnsanlık artık mağara duvarlarına resim çizmiyor olabilir, ama ekranlara filtreli destanlar çizerek gerçeği masala dönüştürmeye hâlâ devam etmektedir.

Felsefi olarak insan ileri bir çağda, insanın ilk kez “ben de düşünebilirim” dediği zamandan çok uzağız. Soru sormaya başladık. Sorular yarım kaldı. Tanımlar eksik, kavramlar üretemiyoruz. Günümüzde felsefe genellikle akademik odalara hapsedilmiştir. Çünkü felsefe hız keser. Dünya ise hız ister. Kimse yavaşlayıp “neden böyle yaşıyorum?” diye sormak istemez.

Dinsel mantığın esiri olmuş anlayış, insanın geçmişle yüzleşmek yerine onu kutsallaştırdığı, sorgulamayı bir kenara bıraktığı durumdur. Eleştiriye açık olmayan; “böyle gelmiş, böyle gider” mantığıyla devam edilir. Bugün din sadece ibadetle sınırlı değil; çoğu zaman kimlik, aidiyet ve toplumsal güvence işlevi görür. İnsan, dini ritüel ve kurallara sıkı sıkıya sarılır, sorgulamayı askıya alır. Böylece hem kendini hem çevresini sabit bir düzenin içinde tutar. Modern dünyada bu, sosyal medyada fikirleri kalıplara sokmak, “doğru” ve “yanlış” sınırlarını kesin çizgilerle çizmek veya toplumsal meseleleri sadece geçmişin kodlarıyla açıklamak şeklinde görünür. Dini düşünce artık bireysel bir inanç meselesi olmaktan çıkmış, kültürel ve politik bir araç hâline gelmiştir. İnsanlar çoğu zaman bu evrede, hem kendi yaratıcılıklarını hem de eleştirel düşünme potansiyellerini erteleyerek varlıklarını sürdürürler.

Akılcıl aklın merkeze alındığı bir evrede insan, ilk kez doğaya karşı güç kazanır. Deney yapar, ölçer, hesaplar. Ama bu akıl çoğu zaman duygudan ve etik kaygıdan kopuktur. “Yapabiliyorum” ile “yapmalıyım” arasındaki fark gözden kaçar. Bugün teknoloji çok ileridir, ama insan ilişkileri ilkel kalmıştır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler düşünmenin düşünebilmenin gerçeğinin soğuk yüzüdür. Olgu konuşur, inanç susar. Fakat bilimin elinde de güç vardır. Güç ise her zaman risklidir. Bilim insanı yetişkin olabilir, ama onu kullanan zihin hâlâ çocuk kalabilir. İnsanlık kendi dünyasını yaratabilecek kapasitededir. Ama pratikte hâlâ aynı anda birkaç yaşta yaşamaktadır. Bir yandan yapay zekâ üretirken, bir yandan hâlâ nazardan korkmaktadır. Aynı insan hem bilimsel makale okur hem de zincir mesaj paylaşır.

İşte insanın trajedisi burada yatar: Tek bir çağda yaşamaz. Çoğu zaman en kolay olana geri döner. İnsan büyümüştür; ama zihni hâlâ sık sık bebeklikten ergenliğe, ergenlikten bebekliğe kaçmaktadır. Belki de asıl mesele şudur: İnsan nasıl düşüneceğini öğrendi; ama hâlâ kendi aklının efendisi olamadığı için köle kalıyor…

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü